Yaşayan önderi Nihat Genç abimiz olanların,ondan eserler bulma ve paylaşma noktası

Anasayfaya Dön

PASİF DİRENİŞİN NİMETLERİ - Tarih: 15:31 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                             PASİF DİRENİŞİN NİMETLERİ

 

AKP’nin kısa tarihi, Türkiye’nin önündeki 15-20 yıllık politik yaşam için büyük mesajlar taşıyor. Gerçi henüz sert bir sosyal ve siyasi kriz yaşamış değiller. Ve önceki sağ iktidarlar tarafından halkımız delirtildiği için bundan sonra ülkeyi kim, nasıl yönetirse yönetsin hoş görünecektir, iddialı konuşacağım. II. Mahmut’un otuz bin yeniçeriyi öldürüp yeni bir askeri teşkilat kurduğu günden, yani iki yüz yıldır siyasal trajedilere, sosyal facialara dönüşen laik-şeriat tartışması en yumuşak seviyesine inmiştir. Bunu biraz da her sağcı iktidar gibi siyasetlerini devletin sert zeminiyle bütünleştirme temayüllerinde aramak lazım. Ancak, otoriteye başkaldırı sert Müslümanların en büyük siyasi değeri iken bu kötü modelin birkaç ayda değiştirilmesi, sabırlı davranılması, otoritenin aptallık ve zayıflığını da mucizevi bir şekilde, yani, zeytinyağı gibi üste çıkardı. 28 Şubat günlerinde medya ve ordu baskısından aklını kaçırmış muhafazakar Müslümanın şimdiki sakinliği, sağlıklı uyum çabası, muhafazakar Müslümanların dayanıklılıklarını test ettiğini gösteriyor.

 

Bu acı dolu sessizlik ve bekleyişten yeni bir güç kazandılar. Muhafazakar esnaf iki yüz yıl aradan sonra ilk defa gülümsüyor. Unutmayalım AKP’nin kökeni, AKP iktidarı, tekke ve zaviyeden doğmuştur, yani esnafın dini dayanışmasıdır. Bu toprakların derininden akan ve bin yıldır kesintisiz süren ahilik, esnaf dayanışması nihayet nimetlerini siyasal anlamda vermeye başladı. AKP iktidarı bir siyasal sorunlar yumağını çözdüğü için değil, makas değiştirip raylara oturmayı başardıktan için Türkiye’nin önünde şimdiye kadar tanık olmadığımız yeni bir kapı açmıştır. Birbirlerini potansiyel tehlike gören medya-AKP-Ordunun bu uyumunun ne anlama geldiğini hepimiz merak ediyoruz. Ordudan korkup tırsmak değil, çalışkanlık ve dürüstlükle devlete derinden bağlanmak bu yeni akıllı çocukların üzerinde teorik olarak çalışılması gereken yeni tür bir siyaset üretti. AKP liderleri, dindar aile tipinden asla geri adım atmadan, modern yetersizliklerini de gidererek, müslümanların tık nefes heyecanla beklediği yeni bir “açılım” üretiyor. Muhafazakar müslüman hem devletten otorite, hem de popülariteden otorite istiyor. Dışlanmışlığın acısını öfkeyle değil, anlayışla gidermeye çalışıyor. Muhafazakar demokrat kavramı çok erken bir kavram, uzun bir müddet daha “demokrat” unvanlarına katıla katıla güleceğiz, demokratlık sosyal alanda, sigorta, işsizlik, ücretler, konusunda sağlam ve anayasal ve kalıcı birkaç çivi çakmaktan geçer. Henüz iktidarın üçüncü-beşinci ayında işçi ve memurlara karşı bu denli küstahça sesleniş, iktidarın üçüncü yılında kanlı bıçaklı olacaklarını da işaret ediyor.

 

Üstelik ülkemizde bu kadar acı çeken insan varken, demokratlık unvanına Müslümanların da sahip çıkması, demokratlık unvanının siyasette hala kapış kapış gitmesi şimdilik siyasi tüccarlıkla açıklanacak bir şey. Ve bakalım, sosyal kriz anlarında önceki sağcı iktidarlar gibi sırtlarını devlete,medyaya, orduya verip onlarda halkı mı suçlayacak, göreceğiz. Ancak, önceki iktidarlar tarafından halkımız düş kırıklıklarına alıştırıldığı için, AKP’nin hayal kırıklıklarında çok acı çekmeyeceğiz. Dindar aile kavramını sosyalleşiyorlar diye fazla sündürmemek gerekir, hadi Adnan Şenses’i izlediler, hadi maymun sevdiler, ama, maymun çıplak kırmızı *ö*ü*ü dönünce başlarını utançla çevirip uzaklaşırlar, alay etmiyorum, annemden biliyorum. Sosyallik rakı içenlerle aynı masada oturmak değil, sosyallik, ucuz bira içenlerin de derdini ciddiye almaktır, şimdi bu düşüncemi her AKP’li ciddiye almaz ve katıla katıla güler.

 

Ve AKP’nin bir şansı da, Türk kamuoyu tüm enerjisini medya yazarlarının bereketli cahilliğine harcadığı için, AKP’yi izlemeye enerji kalmıyor. Türk medyasının Irak’a asker göndermek, ordunun şerefiyle oynamak gibi, Türk devlet iradesini bu kadar baskı altında tutmasının dehşetinden kafamızı kaldırıp, AKP’ye bakamıyoruz! Peki, AKP ikiyüzlü mü duruyor, hayır. Müslümanlar, devlete de ilahi anlamlar verip derin saygı duydukları için camii kapısı gibi, devletin de kapısında ayakkabılarını çıkartıp içeri girmek istiyorlardı, devleti yücelttikleri için. Tayyip ve arkadaşları, devletin kapısından ayakkabıyla girilmesinin dinimizce bir mahsuru olmadığını müslümanlara öğretiyor. Yani müslümanlar her şeyi düzeltmek istiyordu, şimdi Tayyip iktidarı, görevleri ve sınırlarını iyice çizerek, işte bu anlamda gerçek laik oldular!

 

AKP’nin inanan kimliğini koruyup, eşitlikçi, demokratik bir toplum tasavvurunu öğrenmesi yıllarını alacak. Onlar hala, zengin, mal sahibi ailelerin, kadir geceleri, ramazanlar, yoksullara yardımla o büyük geçmiş kültürün kurulacağı tezine inanıyor. Müslüman muhafazakarların gözü, bu toplumun yeniden soyluları olmak. Bu bir dünya, tarih klasiği, önce zenginleşmek ve soylu unvanlar atmak, sonra yoksul halkın başını yardımlarla okşamak. Bunlar gelenek içinde, yani Osmanlı, yani geniş kültürümüz için ideal davranışlardı, o günlerde de yalılar-konaklar-paşalar yoksullara bahşiş vererek, hatta, bir bahşiş ve sadaka kültürüyle bir toplum yarattılar. Garibanların bir öğün karnını doyurmak cennetlik olmak için yetiyordu. Hatırlayalım, Osmanlı bir vakıf medeniyetiydi, yoksullara yemek dağıtan imaretler bu uygarlığın en köklü ve yaygın kurumuydu.

 

Unutmayalım, yakın tarihte müslüman siyasetçiler ikiyüzlü davranmışsa, bu aşırı baskı ve zor altında kaldıkları için. Yani müslüman muhafazakarlar kesinlikle farklı bir yaşam arayışı içinde değil. Unutmayalım, AKP için de zengin olmak “dini bütün” olmak gibi bir anlam taşımaya çoktan başladı. Eğer bir parti zenginleşmeyi bir iman teorisi olarak çözmüşse, o parti onlarca yıl yaşayacak demektir. Weber de bu yorumu yapmıştı, 16., 17. yüzyılda batının ilk hıristiyan tüccarları, münzevi Hıristiyanlara zenginliği, yani kapitalistleşmenin dinimizce, itikadi hiçbir zararı olmadığı düşüncesine inandırarak bir reform yapmışlar, yani, zengin hıristiyanların daha iyi hristiyan olacağını herkesi inandırarak yola çıkmışlardır!

 

İşte diğer tüm partilerin kara kara düşünmesi gereken bu, itikadi zorluklarını aşmış sağlam bir partiyle karşı karşıyayız, bir on yıl daha kimse iktidara heveslenmesin. Türkiye askeri darbeleriyle işçi, memur maaşlarını, ücretlileri bitirdi. Yani, sosyal sigorta sistemini, sendikaları 12 Eylül’le iptal etti. Şehrin merkezindeki ücretliler yoksullaşırken, varoşlardaki müslümanlar bu sigorta sistemine tutunmadıkları için pek zararını görmediler, ve aralarında yüzyıllarca devam edip gelen esnaf dayanışmasıyla büyük bir örgütlenme kurup, ülkenin tek ve yegane siyasi şansı olmayı başardılar. Varoşlardan başlayan bu dayanışma aynı zamanda on binlerce insanın talebelik, çıraklık günlerinden beri birbirlerini tanımasını, dayanışmasını sağladı. AKP iktidarı bir zamanlar kendisi gibi yoksul, itilmiş, zayıf, zengin olamamış insanlar-kitleler hakkında neler düşündüğünün de sinyallerini veriyor. Korkarım ve sanırım, bu yoksulluk ve kötülükten asla sorumlu olmadıklarını bir cevap olarak çoktan hazırlamış durumdalar.

 

AKP iktidarı yakında, Irak’a asker göndermeyle büyük bir sınavdan geçecek, ölüm-kalım meselesi. Gönderirse tüm bu ikiyüz yıllık muhafazakar esnaf birikimi tarihe karışacak! Bakalım AKP, efendinin koltuğunu temizlerken, yorulup, heves edip, oraya oturmuş aşağı sınıftan bir hizmetçi gibi mi davranacak. Yoksa o koltuğun gerçek sahibi, asırlardır dışlanan, kovulan, kayıp imparatorluğun varisi gibi mi davranacak. Bu koltuğun soylu ve hakiki sahibi olup olmadıklarım Irak’a asker gönderip göndermeme kararında hepimiz şahit olacağız!

 

AKP’nin de Özal gibi, özelleştirmeden, IMF’den, yani kapitalizmden hiç korkmayışları ve okulları dahi satacak kadar bilgisiz, korkusuz, fütursuz oluşları ürkütüyor insanı. Ekonomi, borsa ye kapitalizmin dilini bu kadar safiyane ve bu kadar rahat kullanıyor oluşları, yeni bir Özal faciası mı, yoksa cahil cesaretleri mi göreceğiz. Ancak, bir Özal hayranlığı çarpıyor gözümüze, ilk günler Özal’ın da eli hiç titremezdi. Bütün iktidarların bildiği ve yine de unuttuğu o büyük gerçek, ilk günler ekonomi kimseye zarar vermez. Ancak, beslenme çantalarında sadece IMF olan bir iktidarın pekçok siyasi hevesini de pek ciddiye almamamız gerekir!

 

Özal da canının istediğini yapıyordu. Bu öznel tavrı, onun kafasının hiç karışık olmadığı gibi, bizlerde büyülü bir etki yapıyordu. Siyasi ve ekonomik hezimetlerinin üstünde hiç durmayıp, rüzgar gibi başka konulara atlayarak, büyüsünü sürdürdü. Ve işte bu şımarık Çankaya şişmanının Türkiye’ye attığı kazıktan hala kurtulamıyoruz. Yirmi yıldır hayalicilerin, hırsız bankacıların ve Özal eliyle medyaya peşkeş çekilen Türkiye bir daha kendine gelemedi. AKP’liler, Özal’ın büyüsündeki müslümanlar. Özal’ın Türkiye’yi, banka, mafya, medya, siyaset olarak tam bir kötürüm hale getirdiğini hala göremiyorlar! Özal’ın tek kanallı bu büyük şovunda, bir yığın yerden bitme işadamı, siyasetçi çok başarılı bu şovmen rolünü iyi oynadı. Buna meşhur gazeteciler de dahil. Başarılı bu şovmenler Türkiye’deki bütün değerleri allak bullak etti, ülkenin altının üstüne gelmesine rağmen bugün dahi bu şovmenler keyiflerini hiç bozmadı. Özal’dan sonra Türkiye tüm sosyal birikimini çöpe attı. Artık yalnız holdingler “yurttaş” haklarına sahip. Artık yalnız holdingler aydın olabilir, holdingler yazar olabilir, holdingler sanatçı olabilir. Ordumuz ve sağ iktidarlar böyle buyurdu, basını da holdinglere teslim etti, sadece Türk halkının değil, kendi şeref ve haysiyetlerini de holding basınına emanet ettiler. Ve böylelikle, mesela Hürriyet Gazetesi, gelmiş geçmiş Türk tarihi içinde, Türkiye Devletine, Türkiye halkına ve Türk kültürüne düzenlenmiş en büyük suikast olarak sahneye çıktı!

 

Dünyada tek bir kapitalizm şampiyon oldu, o da ABD kapitalizmi. Taklit edenlerin hiçbiri başka ülkeyi kapacak, soyacak kadar süper güç olmadığı için, kapitalizmin tüm diğer örnekleri IMF’ın kucağında bitkisel hayata geçti. Tarih bütün dünyalılara küçük Amerika olunamaz, ancak Amerikan karakolu olunur yasasını öğrettiği halde... Bakalım Tayyip ne öğrenmiş, Irak’a asker gönderme kararında bunu da göreceğiz!

 

Son iki-üç yılda yirminin üstünde taşra şehirlerine gittim, esnafın ve küçük işadamlarının bir aile gibi içice yaşadığını gördüm. Şüphesiz bunun köklü ve tarihsel sebepleri vardı. Ankara’da, 25 yıldır hiç aksatmadan yılda birkaç kez yan mahallelere geziye çıkarım, en ayrıntılı sokaklara kadar, Gülveren, Aktaş, Altındağ, Yenidoğan, İsmetpaşa. Çocukluğumun sefaletinden değişen bir şey yok. Şehir, orda yıkıntı, harabe, pislik dolu sokaklarıyla donmuş kalmış. Derme çatma evler, çöp dolu sokaklar, kahvelerin şekli, insanların yüzleri hiç değişmiyor. Dünya kaç defa dönüyor bu sefil sokaklar değişmiyor. Değişen tek şey, benim gibi birkaç kişinin o sokaklardan çıkıp başka mahallelere gidişi. Ancak, her mahallede, nerdeyse her sokakta, deposu ağzına kadar dolu bir müslüman esnaf mutlaka var. Nasıl çalışkanlar ve diğer sakinlerden ne kadar farklılar. Diyelim Urfa’dan, Çankırı’dan gelmiş Beş-on genç arkadaş bir harabe eve sığınmış, bu müslüman tüccardan günlük üç-beş elektronik eşya alıp  satar, akşama parayı getirir. Diyelim, müslüman esnaf, mahallede namusunu, ahlakını takip ettiği birini çevirip hemen yan sokakta bir dükkan açtırır, sat, yarısı senin, para pul yok. Kahveye gitmeyen, içki içmeyen, haylazlık yapmayan her çocuk, müslüman esnafın gözünde geleceğin ortağı gözüyle görülür. Eline bir saç kurutma makinesi yada ütü yada birkaç cep telefonu verilip sokak aralarına salınır. Çocuk günde birkaç parça mal satabilirse memleketten kardeşlerini çağırır, yolunu yordamını öğrenir. Beş kuruşsuz geldiği bu şehirde karnını doyurur ve bir iş kurmanın kapılarını zorlar!.. Çocukların çok mal satması değil, ahlakları ve çalışkanlıkları ve güvenleri test edilir, işte aklımca bunu tartışmak istiyorum. 15.16. yüzyılda Osmanlı toplumunda tütün içilmesinin yasak olup olmadığı tartışılıyordu. Tütün topluma yeni girmişti. Tarikatlar (tekkeler) veryansın ediyor, farklı fikirler, Kur’an’da açıkça yasaklanmadığı için kafalar karışık, alimler birbirine girdi, mekruhtur diyenler, günahtır diyenler. Bu tartışmanın birkaç yüzyıl sürmesi dikkatimizi çekmeli. Tütün bir semboldü, kahvelerin sembolü. Tütün yasağı altında protesto edilen kahveler. Kahve demek, başı boş, haylaz insanların oturduğu, kontrol edilemeyen mekanlar. Osmanlı toplumuna yeni bir mekan türü giriyordu: Kahve. O güne kadar toplumun tanıdığı yerler, diyelim çarşı-pazar, cuma-camii, diyelim tekkeler, diyelim loncalar. Tüm bu mekanlar kontrol altında. Esnafların her birini kontrol eden esnaf dernekleri vardı, loncalar, ahi birlikleri binlerce yıl çarşı-pazarları bir nizam içinde tuttu. Camiiler kontrol altında, tekkeler bağlı oldukları şeyhlere, tarikatlara ait. Peki kahveler kimin? Orada herkes, aynı görüş, aynı düşünce aynı meslekten olmasalar da yanyana oturabiliyor, bu korkunç bir anarşi. Müslüman esnaf bugün dahi kahveyi sevmez. Kontrol edilemeyen bu mekanlarda o yüzyıllarda herkes her şey aleyhinde konuşabilir, korku bu.

 

Devletin ve tarikatların kontrol etmekte güçlük çekip paniğe kapıldıkları kahvelerin tartışması üç yüz-dört yüz yıl, sürdü. Tekkelerde kontrol altındaki dervişlerin de bir ayağı kahveye kaydı, devletin sıkı denetimindeki yeniçeriler de kahveleri mekan tuttu. Sonunda Osmanlı’nın korktuğu başına geldi. Nasıl Anadolu’nun ıssız dağ başlarında iki yüz yıl Celalileri kontrol etmek mümkün olmadıysa, şehrin göbeğindeki kahveleri de kontrol etmek mümkün olmadı, işte, 16. yüzyıldan başlayarak Osmanlı’nın sosyal düzeninin sonunu getiren yeniçeri ayaklanmalarının en büyük sebebi kahvelerdi. Kahveler, yeniçerilerin yuvalandıkları, tanıştıkları, işbirliği yapıp

örgütlendikleri, kontrolsüz mekanlardı. Kahveler isyan yuvasına döndü. Orada lafını esirgeyeceğiniz, sözünüzü tartacağınız, çekineceğiniz otoriteler yoktu, yani, günün medyası bir nevi kahveydi. Yani, Osmanlı’yı çökerten kahvelerdir dersek, abartılı yargı olmaz!

 

Basit bir hamam tellağı olan Patrona Halil’in o güne kadar kimsenin hesaba katmadığı, serseri, işsiz güçsüz takımını toplayıp ihtilal yapmasının sebepleri hala anlaşılmış değil. Bu kadar işsiz güçsüz serseriyi bir tellak nerede toplamış, nerede örgütlemiş olabilir sorununu tarihçiler çözememiştir. (Hamamlar da bu ayak takımının

buluştuğu, günlerini avarelikle geçirdiği sosyal mekanlardı.) Birbirinin üstüne ayaklanmalar, sonunda II.Mahmut bu isyanın yuvalarını hedef aldı, önce bektaşi tekkelerini kapadı, sonra, Nakşibendi, Kadiri, Sünni tekkeleri kapadı. Bu da küçümsenecek bir durum değil, üç yüz bin nüfusu olan şehirde üç yüz tane tekke. Yeniçeri kahvelerinin her biri mezbahaya döndü. Sonunda kontrol dışı tekkeler üzerine devlet otoritesini kurdu, bir nevi, şeyhleri dahi devlet tarafından tayin edilir hale getirildi. Öyle ki, tekkeleri kontrol için “tekkeler konfederasyonu”, yani, meclisi meşayih, kuruldu. Değil Mustafa Kemal, 19. yüzyılın başında en sert islamcı aydınlar dahi tekkelerin çürüyüp, tükendiği, pislik yuvası haline geldiğinde hemfikirdi. Ancak tekke-zaviyelerin kapatılması değil, ıslah edilmelerini teklif ettiler! Cumhuriyet tekke ve zaviyeleri kapatsa da, bir yüzyıl sonra esnaf, tekke ve zaviyeleri ıslah edip yeniden açmanın yolunu buldu.

 

Tekkeler, başında bir şeyh efendinin bulunduğu, bir tarikat seçkinlerinin kontrol ettiği sufizmin sosyal medreseleri gibiydi. Bir tekkeye intisap ediyor, artık o teknenin bir dervişi olarak şeyhin dizi dibinde dini ve sosyal çalışmalara başlıyorsun. Türk aydınlarına sitemimdir, tekkeleri konuşurken, zaviyeleri atlıyoruz. Zaviyelerin sosyal hayatımızdaki yeri üzerine, aydınlarımız, tarihçilerimiz çok şey söylemez, kimse de tenezzül edip bu kurumlar üzerinde konuşmadı. Oysa bugünkü AKP iktidarı tekke ve zaviyelerden doğdu. Zaviyelerde dervişler günlerce inzivaya çekilip kendini ibadete verebilir, günlerce yiyip, içip, yan gelip uzanabilir. 19. yüzyılın ortalarına geldiğimizde tekkeler ve zaviyelerin asıl zaviyelerin bir miskinler yuvasına, yani, tembel, işsiz, aylakların bitle, pireyle, ayaklarını ovuşturarak yaşamlarını ekmek elden su gölden geçirdikleri yerlere döndü. Bu zaviyeler insan aklının bugün dahi alamayacağı büyük sosyal kurumlardı. Bu kadar büyük hayırseverliğin kaynakları neydi. Yani, kapısının herkese açık oluşu, herkese bedava yemek, hizmet, ibadet hizmeti veriyor oluşları, belki de, Osmanlı toplumunun tembelleşip miskinleşmesinde büyük rol oynadı. Bugünkü batı toplumunun sosyal refahının insanları tembelliğe alıştırması gibi. Yani, hiçbir işiniz gücünüz olmasa da dervişlik ayağına bir ömür bedavadan geçinmek mümkündü, bugünkü işsizlik sigortasıyla batılı gençlerin bedavadan yaşaması gibi.

 

Bugün büyük ekonomileriyle ne Türkiye ne batılı ülkeler bu kadar büyük hizmetler veremiyor. Ama birileri hala veriyor. Bu cümleler size, batının sosyal sigorta sistemini hatırlatsın. Bu kadar büyük sosyal harcamaları karşılayacak zenginliğiniz olmalı. Bugün, batının huzurevleri, yaşlıları, işsizlik sigortası ve devasa sosyal harcama kalemleri karşılanamaz hale gelmiştir. Bu sosyal harcamalar zenginlikle oluşur. Batılı devletler inanılmaz servetlerine rağmen bu sosyal sigortalarını karşılayamıyor. Batı kara kara düşünüyor, bir nevi aşırı sosyal sigortalar sosyal devletlerin hayattan yediği ve geri adım atamadığı kazıklar oldu. Hatta, yuvarlayıp diyebiliriz ki, İngilizler, sosyal harcamaların yükünü karşılayamadıkları için Irak macerasına gözü kapalı girdi. Bugün, tüm sorunlar içinde, batının en büyük sorunu, bu sosyal sigorta yükünün, bütçeleri aşmasıdır. Osmanlı iktisatçıları, Osmanlı saray hazinesi ve borçlarını konuşmaktan hoşlanır. Ancak, bu tekke ve zaviyelerin sosyal harcamaları kimsenin dikkatini çekmez. Tekkeler ve zaviyelerin büyük harcamaları nasıl karşılandı, kimler karşıladı ve yüzyıllarca, bu büyük sosyal sigorta, sistemini toplum nasıl ayakta tuttu, bu konuda bilgilerimiz eften, püftendir. Tekkeler ve zaviyelerin giderlerini şüphesiz yoksul halk karşılayamazdı, bugün olduğu gibi, tekkelerin tüm giderlerini karşılayan esnaftı. Üzerinde rakamlarla çalışabilmiş olsak, Osmanlı üzerine yazılmış tarih tezlerini silbaştan değiştirebilir ve şöyle bir cümleyi rahatlıkla kurabiliriz: “Osmanlı esnafının büyük sermaye birikimi sağlayamamış olmasının sebebi bu sosyal dini hizmetlerin kanına, iliğine kadar onu yıpratmış olmasıdır”... Ve şöyle bir sonuca gelebiliriz, bugün batının devasa zenginliğini nasıl sosyal sigorta sistemi çökertiyorsa, o günün Osmanlı esnafını da çökerten bu büyük sosyal sandıklardı! Burdan da şu netice çıkar, Osmanlı esnafı sermaye biriktiremeyecek, ticareti bilemeyecek kadar aptal değildi, kazandığı parayı ilk elden hayır için tekkeye, zaviyeye, imarete, topluma sokuyordu.

 

Tarihçilerimiz Osmanlı esnafının bu büyük dayanışma gücünden bizi haberdar etmiş olsaydı, bugün, elli yıl gibi kısa zamanda, aynı esnafın, yüzlerce islami holding kurmasını, muhafazakar dernekler, vakıflar, partiler ve koca koca fabrika, TV’ler, sitelerin akıl almaz bir zenginleşmesinin ipuçlarını öncelerden anlamış olurduk.

Müslüman esnafın bu tarihsel ve dini gücü, dayanışması Türkiye’de kaçtır kendi siyasetini iktidar yaptı! Bugün hepimiz biliyoruz ki, müslüman oyların büyümesinde müslüman esnafın tekke ve tekke dostluğundan tanıdığı insanlara yaptığı bağışlar, yardımlar, bir yığın TV ve gazeteyi ve holdingi kurup, büyük bir siyasal güce dönüştü. Tekkeler, 1950’den sonra daha da güçlenerek, yani, miskinlik ve hurafelerden kısmen soyutlanıp, genç aydınların da katılımıyla güçlendi, Nakşiler, Nurcular, Süleymancılar, Kadiriler siyasal hayatımızın göbeğine oturdu. Zaviyeleri atlamayalım. Zaviyeler yerine, öğrenci yurtları, öğrenci bursları ve yoksul gençlerin müslüman esnaf tarafından giydirilip yedirilmesi, geçti. Benim yaşımda olanlar hatırlar, 1975-76 yılında Ankara ve İstanbul’daki yurtları tanıyordum, Adana, Trabzon, Giresun, Maraş, Yozgat, Tokat, Kocaeli gibi yurtlar, pislikten girilmez, camları çerçeveleri kırık, banyosuz, farelerden uyunmaz, çarşafları ameliyat önlükleri gibi kanlı, çöplük gibi yurtlarda büyüdük. 1985-95 arası birçok islamcı yurda girip çıkma şansım oldu. Gençler, sabah namazlarına kalkma güçlüğünden başka sıkıntıları olmadığını, yemeklerin, uyku saatlerinin, odalarının çok düzenli, tertemiz olduğunu söyler ve görürdük.

 

Yani, sosyal sigorta harcamaları rakamlarla yazamayacağımız, tutarını kaydedemeyeceğimiz büyük bir kayıt dışı yük oluşturuyordu ve bu yükü esnaf karşılıyordu. Bugün dahi hangi tekkeye gitseniz orada verilen bir bardak çayı da esnaf karşılar, yerdeki halıları da esnaf bağışlar. Osmanlı esnafı, dünyanın bin bir türlü savaşı, darbesi, faciası, zulmüne rağmen, sosyal dayanışmasını sürdürmeyi bildi, işte Osmanlı uygarlığı kılıç gücüyle değil, bu büyük esnaf dayanışmasıyla altı asır ayakta kaldı. İşin iktisadi yönünü bırakıp, sosyal yönüne bakalım, öyle ki bugün tekkede müridlerine maç yorumu yapan şeyhlerimiz dahi mevcuttur, sosyalleşme ihtiyacı birçok iç disiplini ve katı geleneği patlatmış durumda.

 

1950’den sonra yeniden kitleleşen, palazlanan ve akıl almaz şekilde büyüyen tarikatlar Osmanlı’da olduğu gibi bir şeyhin ve tarikat seçkinlerinin yönetiminde varoldu. Bu tarikatlar üstelik seri bir radikal siyasetin en sıkı takipçisi oldu. Bu kontrol hem dini, hem siyasi alanda acımasızca büyüdü. Şöyle ki. bu yurtlarda ve tekkelerde

büyüyen çocuklar, şeyhleri ve siyasetleri aleyhinde tek kelime edemezlerdi. Gözlerimle gördüm, Erbakan iktidarında onlarca milli görüş yurdunun, Erbakan’ın bir emriyle boşalıp, bir emriyle dolduğunu, yüz binlerce genç, siyasi robotlar gibi çalışıyordu. Hangi tarikat, siyaset içindeyseniz, oranın şeyhi, lideri aleyhine konuşmak

mümkün değildi. Zaviyeler yerine geçen öğrenci yurtlarında  durum daha vahimdi, lider ya da şeyh hakkında bir küçük sızlanmanız, siteminiz, yurttan atılmanız için yeterli sebepti! Bu mekanların büyük özelliği sıkı bir kontrol altında oluşlarıydı! Ancak, bu kurumlar içinde büyüyen gençler 80’li yıllardan çok daha bağımsız rahat bir sosyal dünya bulabiliyorlar kendilerine. Diyelim, şeyhlerini yine sayıyorlar ama o kadar ciddiye almıyorlar. Saygıdan, ilahi, manevi destekten asla geri durmuyorlar, ama, onların her dediğini yapan militan derviş, mücahid konumunda asla değiller. Bugün binlerce müslüman genç Tayyip’i, AKP iktidarını, bulundukları yurt ve yetiştikleri Tekkede, ekmeğini yedikleri yerlerde acımasızca, hatta Küfrederek uluorta eleştirebiliyor, dalgaya alıyor, ama müslüman iktidara yine de desteğini veriyor.     

 

Böyle böyle uluorta konuşan, şahsi düşüncelerini rahatlıkla sergileyen onlarca islami dergiden, yüzlerce genç aydından rahatlıkla söz edebiliyoruz artık. Müslüman gençler aynı partiyi tutsalar dahi o partinin aleyhinde konuşmaktan çekinmiyorlar. Bir sağlam örnek verirsek, “tezkere” günlerinde islami gazetelerin herbiri, Yeni

Şafak, Zaman, Akit, vs. iktidarın muhtemel yapabileceği bir yanlış öncesinde ağza alınmayacak laflar ettiler, çok sert tehditlerde bulundular. Bir başka örnek verirsek, islamcı, Gerçek Hayat Dergisi, tezkere günlerinde “Tayyip’e inanmayın / Haçlı Seferlerine Katılmayın” diye başlık atıp mecliste milletvekillerine dağıttı. Müslüman bir iktidardan yana, ama yanlışlarını asla affetmeyen, alabildiğince serbestlikte eleştirebilen büyük ve geniş bir siyasal kültürden söze diyorum. AKP iktidarının büyük kazancı bu. Geniş kitleleri eskiden olduğu gibi ideolojik disiplinle, yada Erbakan da olduğu gibi tek elden, tekkelerde olduğu gibi kimseyi konuşturmadan, kontrol altında tutmadan, sansürlemeden, yasaklamadan, ülke ve toplum ve vatan ve dini değerler üzerine herkesle her şekilde konuşabilen bir yeni aydın ve particilik anlayışından söz ediyorum. Hani, abartarak, tekkeler artık kahveleşiyor, diyeceğim de, dilim varmıyor. Müslümanlar kahvelerden korkmuyor, uluorta konuşulmaktan korkmuyor, kendi yetiştirdiği evlatlarının aleyhlerinde konuşmasından çekinmiyor, işte bu sosyal güven oturdukça AKP ve yarın bu partiden çıkacak benzer türevleri siyasi hayatımıza tam anlamıyla oturuyor, demektir bu. Gazeteler, dergilerde müslüman yazarlar rahatlıkla, sere serpe konuştukça, deli öfkelerini, akıldışı gerginliklerini kaybediyorlar. Tahammülü derinden öğrenmiş bir yumuşaklıkla toplumun karşısına belki de şimdi çıkıyorlar. II. Mahmut’tan beri, müslümanların öfkesini azdırıp kudurtan, gavur padişahlar, gavur adetler, dışardan gelen kanunlar, biçimler, yasalardı. Müslümanlar, ahlaki aşırılıklarını yakın tarih içinde test etti. Artık dışardan gelen, yeni olan farklı olan şey karşısında “panik” göstermiyorlar.

 

Ne bileyim, CHP, Cumhuriyet Gazetesi, küçük sol dernekler, küçük sol partiler, gittikçe iç disiplinlerini artırıp, gerginleşip, tek elden ağbi yönetime geçip, sansürleşip, öfkeden kudururken, yani sola dair kurumlar “tekkeleşirken”, o bildiğimiz geleneksel tekke ve zaviyelerin sosyalleşmesi, dikkatinizi çeker sandım!. Sol partiler için sosyallik, dindi. Şimdi, içine kapanmış, gizlilik; entrika, ağbilik, sert, öfkeli, kontrollü olmak bir din haline geldi. Ve müslümanlar iktidarda büyük rakamlarla olmanın güvenlik şemsiyesiyle yavaş yavaş sosyal hayatın kontrolünü ele geçirmeye başladı, bunun, tarihi bir nokta olduğunu düşünüyorum! Şimdi okuyucu şöyle bir soru soruverir, bu ülkenin iki yüz yıldır, üniversiteleri, konservatuarları, tiyatroları, sinemaları, aydınları, yok muydu da bize şimdi sosyalliği tekke ve zaviyelerden yetişmiş bu insanlar öğretecek?

 

Bu ülkenin büyük bir sosyal birikimi, partileri, aydınları, dernekleri vardı da, nerdeler, işte bütün sosyal birikiminiz: Hürriyet gazetesi, Gülben Ergen, Ertuğrul Özkök, Hülya Avşar, Serdar Turgut, Özcan Deniz, Ayşe Arman, Pakize Suda, Cüneyt Ülsever, Emin Çölaşan ve bilumumları. Sizlere hergün tarih, kültür, estetik, şehir,

sanat, edebiyat, fikir, şeref, onur, zevk, kalite öğreten insanlar bunlar! Sosyal kültürünüz işte bunlar!

 

Bu ülkede fikir, özgürlük, uyum yasaları çıksa ne, çıkmasa ne, konuşan bunlar, yetmiş üniversite konuşamıyor, aydınlar konuşamıyor, bu bir avuç televole-medya çetesi ülkenin gırtlağına sarılmış, hepimize onur öğretiyor, askerlik dersleri veriyor, bankaları hortumluyor, hırsızlıkla medyayı ele geçirip Türk askerine şeref dersi veriyor ve ülke aylardır bu 10-15 kişinin zorbalığıyla Amerika’nın parası ve emriyle Irak’a asker göndermeyi düşünüyor!.. Mesela, Ertuğrul Özkök, hayıflanarak ve pek dokunaklı diyor ki, “ülkemizde 1800 tane Rum kaldı, duyunca şaşırdım, bari onları kaçırmasak” gibi, insani, sosyal bir serzeniş dile getiriyor. Şimdi soralım bu beyefendiye, bu ülkede Kardak kayalıklarına savaşı kimler çıkardı, Kardak kayalıklarındaki keçilere savaş açıp gargaraya getirip ihaleleri, özelleştirmeyi, bankaları laga-lugaya kim getirdi, hatta, 1952’de ünlü Beyoğlu baskınını basın tertiplemedi mi? Saçmalıkların ardı arkası kesilmez, bu bir avuç adam, Türkiye’nin onurunu, itibarını hem kontrol etmek hem de istediklerine peşkeş çekme hakkına sahipler!.. Generallerimiz dahi bu basın için “mütareke basını” yani, alenen ve bağırarak kendi medyasına “vatan haini” diyor. İşte gençlerimiz ülkeyi gırtlağından sıkmış bu bir avuç cahil cühelanın hikayesini öğrenmeli. Bakın, yüzlerce bilim adamı ve tüm dünya, Afrika’nın neden çöktüğünün cevabını bulamıyor. Bağımsızlıkları var, toprakları var, madenleri var, meyveleri var, tarımsal ürünleri var, iklimleri güzel, toprakları geniş. Hiç değilse kendi karınlarını doyurabilirler, ama neden tamamen iflas edip çöktüler, milyonlarca insan tarihin hiçbir döneminde olmadığı şekilde açlık ve hastalıklardan yüz binlerce gibi rakamlarla ölüyor... Bu sorunun kolay cevabı, kapitalistlerin sömürmesi, yada çok uluslu şirketlerin Afrika’yı yağmalaması diyebilirsiniz.. Bunlar doğru, ama tam doğru değil.

 

1950’lilerden başlayarak Afrika topraklarında milli bağımsızlık rüzgarları esti, 1945’te tek bir bağımsız devlet yokken, 1970’lerde tümü bağımsızlığına kavuştu, ilk bağımsızlığı Afrika’nın, Amerika’dan dönen okumuş zencilerin ayaklandırdığı ve bugünlerde yeniden karışan Liberya’da oldu. Ancak, onlarca küçük milli devlet, bir şehir, bir ekonomi, düzenli ordu ve düzenli bürokrasi kuramadı. Sorun basit. Askeri darbeleri ve sıklıklarını incelememiz lazım. Karikatürize etmiyorum, bir serseri başçavuş ve köyden inmiş on-on beş militan silahlanıp darbe üstüne darbe yaptı. Ülke idaresine el koydu. Bu da sorun değil. Ancak, ülke siyasetini ve ekonomisini bu dünkü köylü ve başçavuş zekaları düzenlemeye kalktı. O köylü çocuklar bir günde general oldu, yada tüccar. Ve bu ülkenin zaten az sayıdaki mühendisi, mimarı, ziraatçisi, doktoru, yani seçkinleri, sanatçıları o ülkede yaşayamaz hale gelip kaçtı, sindirildi.. Ve her defasında seçkinler sindirilince toplumun siyasi, sosyal mekanizmaları yeniden “aşiretlere” kaldı. Afrika elli yıldır yetiştirdiği zekaları kaçırttı, toprağında tutamadı. Düşünün, bir başçavuş silahlı adamıyla gelip sizi tutuklayacak, işkence edecek, hapse atacak. Küçük derneklerinizi, ziraat odalarınızı, mühendis odalarınızı, yeni yeni oluşan sendikalarınızı kapatacak. Ve bunları köyden inmiş beş-on militanıyla yapacak. Ülkenin farklı düşünen, aydınlarını, yazarlarını öldürtecek, işkenceye çekecek. Zaten bir avuç kadar olan bu sosyal birikim, bir başçavuşun yalaka yandaşlarıyla yok edilip bitirilecek.

 

Afrika’nın hikayesi budur, Irak’ın da, Saddam ülkede aydın, sanatçı, düşünen insan bırakmadı, yanına bir şarlatan gazeteci bir kaç şebek general alıp zulüm üstüne zulüm yaptı. Türkiye’nin de sorunu budur. Üç ihtilal. Yüz binlerce insanı kaçırttı, sürdü, işkence etti. Böyle öyle iki yüz yılın sosyal birikimi havaya uçtu, bu topraklarda hiçbir siyaset olmamış gibi, üniversiteler, aydınlar dernekler, örgütler gelişmemiş gibi, tüm hayatımız birkaç basın organının insafına devredildi, işte bugünkü sosyal birikiminiz: Özcan Deniz, Emin Çölaşan, Pakize Suda...

 

İki yüz yıllık sosyal birikimin tarihçisi, edebiyatçısı, yazarı, mühendisi, dernekleri, öğretmenleri böyle böyle kovuldu, kim kovdu, sağ iktidarlar, ordumuz, darbeler, birkaç işadamı ve generallerin büyük Türkiye projesi... Büyük devlet girişimleri!, işte büyük devletleri!.. Bir cahil yazar tüm ordunun ve devletin şerefiyle dalga geçiyor! Bu toprakların çocukları olarak bu cahillerin değer tanımaz, bilgi, tarih, kültür tanımaz aptallıklarına üzülüyoruz, ancak, bu basını holdinglere kim peşkeş çekti, bu sosyal birikimi bu ordu ve holding işbirliğiyle bunlar yok etmedi mi, diyerek, içimizden “böyle başa böyle tarak” diyor ve bu tekerlemenin ikinci nakaratını  da  sık  sık anmaktan kendimizi alamıyoruz!...

   NİHAT GENÇ

 

nihatg@leman, sayı, 2003/31- 5 Eylül 2003

Anasayfaya Dön

Amerikan Köpekleri - Tarih: 15:23 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                                AMERİKAN KÖPEKLERİ

 

Hürriyet yazarları Yalçın Doğan, Özdemir İnce Bağdat'ta ABD askerlerince tutuklandı, gazetecilerimiz 'biz CNN'de çalışıyoruz' dediler, askerler yemedi, gözaltına aldı, inceleme yaptılar, baktılar ki hakikaten CNN'de çalışıyorlar, 'bizimkilermiş' deyip bıraktılar. Peki, başka gazete­cilerimiz, CNN'den değiller, ne olacak?.. Ama aklıma bir şey geldi. Türk askerleri de Aydın Doğan'dan 'CNN basın kartı' pekala alabilir, böylelikle 'çuval geçirilmeyi' önlemiş oluruz, 'bizim­kiler' muamelesi görürüz... Amerikalıların 'bizimkiler' muamelesi çektiği bu yazarlar, Türkiye yazarları, Türk'ün yazarları olurlar... Rezilliklere, şaka bile yapılmıyor.

Nükleer tehditlerle gezegenimiz yıkılıyor, tarihin en acımasız haksız savaşlarıyla dünya yıkılı­yor, herifin derdine bak, oturmuş plazasında klimalı odasında 'asker gönderelim' diye fetva veriyor. Doktor, hemşire, mühendis, elektrikçi, gıda yardımı gönderelim, aklından geçmiyor.

Ertuğrul Özkök, Sedat Sertoğlu, Sedat Ergin, Altemur Kılıç vb. bir yığın üfürükçü sallıyor. Şu Altemur Kılıç, herif, aksırık tıksırıklarını fikir sanıyor, aksiliklerini Türk Milleti'nin onuru sa­nıyor, Türkiye'yi üç kişiden ibaret sanıyor, babası, Atatürk ve kendisi. Ya şu Sedat Sertoğlu...

Bazı yazarlarımız kendini satmış olabilir, ama kendileri satıldı diye Türkiye'yi de satılmış ka­bul etmeleri, artık rezillik değil, palyaçoluğun dik alası.

Irak savaşı öncesi, hatırlayın. Tüm ekranlar, büyük medya, istinasız Amerika'nın yanında kılıç sallıyordu. Birkaç küçük gazete, birkaç küçük TV, Amerikan aleyhinde ancak propagan­da yapabiliyor ve aşağılanıyorlardı. Ne oldu? Büyük medya Meclisin ve Türk halkının tükürükleriyle boğuldu. Vatan haini, kalleşler, işbirlikçiler olarak beş-on kişi ortada kaldı. Kaçtır dün­yaya rezil oluyorlar.

Bakın kimleri çıldırtıyor, ekmeklerinden ediyorlar. Ülkemizde birçok elçilik görevlisi, yaban­cı medya mensubu, ABD'de de birçok düşünce kulübü (Think-Tank) işte bu medyamızı izle­yerek, Türkiye'deki havayı koklayıp bilgi edindiğini sanıyor, işte kızıl kıyamet burada kopuyor. Ülkemizi ısrarla büyük medya üzerinden koklamaya çalıştıkları için göt üstü düşüp, her defa­sında çuvallıyorlar. Düşünün, elçilik görevlisi ya da muhabirsiniz, gazetelere bakıp, Türkiye böyle düşünüyor' diye yıllardır rapor veriyorsunuz ve tüm dünyayı aldatıp yanıltıyorsunuz. Tezkere günlerini hatırlayın, tüm dünya işte böyle şaşırdı, afalladı. Medyadan aldıkları izlenim­lerle fos çıktılar, şaşırdılar. Artık yabancı elçilikler, yabancı muhabirler kafayı yemiş durumda, artık onlar da gazetelerimizi okuyup, 'asker gönderelim' sloganlarını görünce, golüyle gülü­yorlar, bu gülünçlükleri dünyaya yansıtmıyorlar!

Ancak, inanılmaz şaşırtıcı, yanlış bir siyasal hava yaratılıyor, iletişim araçlarıyla tüm dün­yanın karıncalan, böcekleri izlendiği halde, Türkiye halkının görüşlerini kimse bilemiyor. Bu da bizim işimize geliyor, hem yabancı basın, hem elçilikler, Türkiye'deki havayı koklamakta zor­lanıyor. Bizim medya yine bir balon şişiriyor, koskoca Pentagon bu balona inanıyor, kararlar alıyor, bakıyor ki sonra kazın ayağı böyle değil, bokun bokun oluyorlar. Sonra da Türkiye bizi yanılttı diye tehditlerde bulunuyorlar, sizi yanıltan Türkiye değil, köpeklerinizi

işte, Abdullah Gül Amerika'ya giderken, yine Türkiye asker gönderecek, pazarlığa geliyo­ruz diye raporlar-yazılar verdiler, yine burunlarında sinek şaplattılar. Büyük medyamız başımız­dan eksik olmasın. Hep yanıltsın. Medyamız, Türkiye halkının düşüncelerine hiç itibar etme­yerek, aynı zamanda Türkiye halkının gerçek düşüncelerini de saklamış oluyor ve Amerika her defasında bozum oluyor. Bu iyiliklerini unutmayacağız.

(Abdullah Gül'ün danışmanı Ahmet Davutoğlu çok değerli bir bilim adamıdır, Türk halkının derin hassasiyetlerinin farkındadır. Bir düşünün bu koltukta bugün Demirel, Tansu, Ağar otur­saydı, halimiz nice olurdu? Verilmiş sadakamız varmış.)

Şimdi Pentagon da ayılmaya başladı, köpeği gazetecileri kendilerini sürekli yanıltmasından bıktı, 'adam sandım eşeği, altına serdim döşeği' yine bir bok çıkmadı, diyorlar. Neyse, köpek­lerle sahipleri arasındaki bir sorun, fazla karışmayalım.

Dünya siyaset tarihi, borçlu ülkelerin fazlasıyla tavizler verdiğini yazar, ancak, borçlu ülke­lerin her denileni yapmak zorunda kaldıklarını yazmaz. Dünyada, batağa saplanmış işgal­ci Amerikan askerlerinin yanına asker göndermek isteyen tek ülke var mı? Sadece bizim 'şar­latan' yazarlarımız var. Ülkemizin, halkımızın, meclisimizin 'lavuk' olmadığını, 'satılmadığını' tezkerede gördünüz. Bu cahil ve satılmış yazarlar gibi düşünen bin kişi dahi olmadığını gördü­nüz. bu ülkenin onuru, ahlakı, stratejisinin bu büyük medyanın hiç konusu olmadığını, onla­rın hayatlarının ‘pazarlık’ olduğunu da gördünüz. Avrupa Uygarlığının ahım şahım devletleri, değerden, insanlıktan şampiyon olmuş ülkeleri dahi Amerika'ya karşı sus-pus olurken, beş kuruşsuz bu zavallı ve yoksul ülkenin tezkeredeki kararını hep birlikte gördünüz. Yine görecek­siniz. Sizlerin çuldan çuvaldan siyasetleriniz ortada. Dünya coğrafyasında bu kadar fütursuz­ca, bu kadar haince üfürüp sallayan tek bir yazar, gazete gösterin. Yok. işte, köpekleriniz sayesinde, kaçtır Irak'ta, havanda su dövüyorsunuz! Bu medya on yıllar boyu bizi çok rezil etti, biraz da sizin ağzınıza sıçsın, öğrenin, köpeklerle siyaset olamayacağını!

Neyse... Araplar bizi arkadan vurdu edebiyatı, medyada hâlâ iş yapıyor. Tarih dışı kalmış bu düşünceye hâlâ itibar eden ajanlar var aramızda. Önce İngilizler, sırasıyla, Fransızlar, İsra­il ve Amerika, Türk-Arap düşmanlığı için bu edebiyatı yüzyıllardır kullanıyor. Aynı ülkeler, Arap­lara da Türkler sizi altı asır sömürdü' edebiyatı yaptılar, yüzyıldır.

Türk yazarlarının 2003 yılında hâlâ bu gerici, provakatif ajanların fikirleriyle yazı yazıyor ol­ması cahillik, acıdan da öte, tam bir gülünçlük.

Önce bilmeniz gereken tarihi bilgi şudur, bizi arkadan vuran Araplar bugün tarih sahnesin­de yoktur, İngilizlerin kurduğu tüm krallıklar Arap milliyetçileri tarafından yıkılmıştır. Arap ba­ğımsızlık savaşları iki aşamada olmuştur, birinci cihan harbinde Türklere karşı, ellili yıllarda İngilizlere karşı. Hatta, bizi arkadan vuran Arapların oğlu Kral Faysal, yani Mustafa Kemal'e kar­şı cephede savaşan Şerif Hüseyin'in oğluyla Atatürk, Saadabat paktını kurarak, bağımsızlığı­na kavuşan Araplara karşı kin gütmediğini, dosta düşmana ve bizlere karşı milli bir devlet po­litikası olarak göstermiştir.

Ayrıca, I. Dünya Savaşı'nda ve istiklal Savaşı'nda varolma-yok olma savaşı verdiğimiz halde, bugün hiçbir Türk'te, Araplar kadar büyük İngiliz nefreti yoktur. Arap demek, tepeden tırnağa İngiliz nefreti demektir. 19601ı yıllara geldiğimizde Arap topraklarında tek bir İngiliz kal­mamıştır, İngilizlerin kukla krallıklarını Araplar alaşağı etmiş, tarih sahnesinden silmiştir. Yani, bizim, bizi, arkadan vurdular dediğimiz Araplar bugün tarih sahnesinden silinmiştir. Vahdettin'in, Abdülhamit'in silindiği gibi.

Ama hâlâ zavallı, cahil yazarlarımız yaygara koparıyor, bu fikirlerimizin Ortadoğu toprakla­rında hiçbir anlamı ve karşılığı kalmamıştır. Arap yazarlar, 'Allah'ını seversen ne diyor bu Türk­ler' diye şaşkın şaşkın bizi izliyor.

Aksine, İngiliz muhipliğini Ortadoğu topraklarında yalnız ve yalnız bizler yapıyoruz. Bizi ar­kadan vuranların elinden tutup Arap milliyetçilerinin karşısına eski kralları bir güç diye çıkarı­yoruz. Buyrun, hatırlayın. Irak Savaşı günlerinde, büyük gazetemizin manşetini. Ordumuzdan İngilizlere tarihi tokat. Güya, İngilizlere l. Cihan Harbi'ni hatırlatıp, yardım isteklerini geri çevir­mişiz. Yalan. Oysa, bu manşetle bir hainliği maskelemeye çalıştılar. O da, biz Türklerin milli düşmanı Şerif Hüseyin'in torunu, devrik kralın oğlunu Irak'a götürdük. Üstelik adamla NTV’ de röportaj yaptık. Bizi vuran Arap'ı, bizler ağırladık, karşıladık, yatırdık, yedirdik, otellere yerleş­tirip kapısına güvenlik koyduk. Bizi vuran Arap'ın çocuğunu el bebek gül bebek saklayıp, giz­leyip emaneti Irak topraklarına, yani Arap milliyetçilerine karşı savaşsın diye biz gönderdik!..

Mesela bir Türk çocuğu olarak benim Şerif Hüseyin'e karşı öyle bir kinim var ki, hâlâ onun yedi kuşaktan torununu yolda görsem, öldürürüm, diyorum kendime. Ama devletimiz, med­yamız, Türkçülerimiz hem Araplar bizi arkadan vurdu diye edebiyat yapacak, hem de bizi vu­ran Arap'ı ağırlayıp besleyip, Irak'a gönderecek.

Peki, bu kadar haince, ajanca yalanlara nasıl kanıyorsunuz? Çok basit, yakın tarihimizi hiç okumamakla!

Neyse... Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Neyse... Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Karaosmanoğlu'nun çıkarttığı ORTADOĞU adında bir strateji dergisi çıkar. Yani, çok sağlam el­lerimiz, büyük bir düşünce vicdanı ve içtenlikle ülkemize büyük çapta bir hizmet yapar. Bugü­ne kadar bu yoğun kapasite ve derinlikte ve içtenlikte bir dış politika dergimiz olamadı. Dergi­nin 67'ye kadar çıkan 60'ın üstünde sayısını inceledim. Genç cumhuriyetimizin bu iki güzel öğretmeni Ortadoğu ülkelerine ağır bir saygı ve yetenekle birbirinden güzel dostluklar, mesaj­lar gönderir. Cihan harbinin yaralarını güzelce ve ahlak temizliğiyle sarmaya, Ortadoğu'daki kardeşlerimizle kutsal bir beraberliğe doğru yol alırlar. Derginin 11. sayısından sonra dergi yö­netimi tümüyle Celal Tevfik Karasapan'ın eline geçer. Yani, bu güzel duyguları ve politikaları, mit müsteşarlarımız, büyükelçilerimiz yazılarıyla paylaşır. Iran, Irak, Suriye, Mısır, krallıklar, Mağrip (Kuzey Afrika), Yemen, Kızıldeniz, Basra hakkında

olaylar, antlaşmalar, iklim, seyahatler, yumuşak bir dil­le ve bir aydın iyiliğiyle kaleme alınır. Neler öğreniyor­sunuz, neler, Libya'nın kazandığı paraları harcayacak bir halkı olmadığı için, komşu ülkelerden halk ithal etti­ğine, Pakistan'ın taşı olmadığı için, yüz binlerce Pakis­tanlı çocuğun yüzyıllarca tuğla fabrikalarında çalışmak zorunda kaldığını, Arap sosyalizminin saniye saniye gelişimi, çatışmaları...

Dergiyi okudukça ağlayası geliyor insanın. Şevket Süreyya Aydemir ve Karaosmanoğlu'nun bu sert ve acımasız coğrafyaya bir ağbi, baba yumuşaklığıyla derin dostluklar kurmaya yönelik yazılan, mesajları, ha­berleri ve yeniden siyasal ilişkilerimizi örme çabaları. Ölümcül düşmanlara karşı ağır hastalığımız milliyetçi­liğin yolunu şaşırmış militanlarına tatlı tatlı dersler veri­yorlar. Ve zaman zaman bizlere: 'Geleceğin aydınlan, Ortadoğu'yla dost olmadan yaşamayız. Ortadoğu kar­deşliğine katkısı olacak geleceğin aydınlarına...' gibi ibareler, duygudan öldürüyor insanı. Araplarla, iç içe, samimi, tam bir kardeşlik rüzgarı estiriliyor.

Son kırk yıldır işte birileri tarafından bu 'dostluk' ağ­ları parçalanıyor. Bir zamanlar, kırk yıl önce devletimiz, aydını, mit müsteşarı, elçisiyle bu dostluğu yeniden kurmanın derdindeydi... Şimdi o dergideki Şevket Sü­reyya, Karaosmanğlu'yla aynı fikirleri söylemeye çalı­şıyoruz, ama artık marjinal kalıyoruz. O günlerde dev­letimizin fikri, meşhur ve güzel yazarlarımızın fikirleriy­di. Bugünlerde, Ortadoğu bizim kardeşimiz dedikçe, devletin içinden birileri tarafından neden dışlanıyoruz.

Bu dostluk nasıl bir fırtınayla altüst oldu, inançları­mız, kardeşliğimiz nasıl çatırdayarak yıkıldı, hangi fikir­ler bozdu bu birliği?.. Bizi, komşularımıza ve coğrafya­mıza son kırk yıl içinde kimler düşman etti!.. Türk Dev­leti son kırk yılda ne oldu da, bu Ortadoğu siyasetinden vazgeçti?., işte birileri bu 'tarih'i öldürdü, bizi Araplara düşman yaptı...

(Dergide bir tuhaf durum gördüm, bugün Daily News Gazetesi'nin sahibi İlnur Çevik'in babası, Türki­ye'nin tescilli meşhur masonlarından ilhan Çevik'tir. Nasıl olmuşsa derginin on birinci sayısında bizim ya­zarlarımız Şevket Süreyya, Karaosmanoğlu gönderil­miş, imtiyaz müdürlüğüne ilhan Çevik getirilmiş. Mev­zuu çözemedim. Komplo teorilerine de inanmam. Gö­rünüyor ki masonlar, derin devletimizin strateji dergi­sinde dahi boy göstermeyi başarmışlar.)

Yani, bugün devletin strateji dergisi Avrasya Dosyası'nın Türkçü politikalarına bizi kimler getirdi? O büyük ve büyülü dünyadan bizleri kimler ayırdı?

Bugün, genel bir kanaat halini almış çok yanlış bir düşünce var. Sanki bizler, Cihan harbinden sonra kü­süp Ortadoğu'ya arkamızı döndük. Hayır. Atatürk'ün Saadabad paktını düşünün, karşı cephede savaştığı Melik Faysalla el sıkışıp antlaşmalar imzaladı. Bizlerin Araplara karşı düşman vaziyet almaya başlayışımızın tarihi, İsrail Devleti'nin kuruluşuyla başlar. Yani, bizim Ortadoğu'da temel politika değişikliğimiz cihan harbi yenilgisiyle değil, Menderes ve sonrası hükümetlerle başlar.

1950'lerde Afrika ve Ortadoğu'da bağımsızlık rüz­garları eser, tek bir bağımsız ülke yokken, 19601ı yılla­ra geldiğimizde otuz, kırk, elli ülke bağımsızlığına kavu­şur. 1950'den sonra Arap topraklarında çok kuvvetli milliyetçilik akımları güçlenir. Araplar tek tek bağımsız­lıklarını kurarlar. Burası önemli.

Çünkü, yedi yüzyıl siyaset yapamamış ve başkala­rının emrinde çalışmış Araplar, Baas rüzgarıyla sarhoş olur. ilk işleri tüm Arapları birleştirmek. Mısır ismini kul­lanmaz, Suriye'de, Birleşik Arap Cumhuriyeti'™ kurar­lar. Bu fikirlerini kendi kültürlerine uygun bir sosyalizm teorisini inşa ederek tarih sahnesine sokarlar.

Mısır'da Cemal Abdül Nasır bir Arap devi olarak gümbür gümbür konuşur. Arapların ufku gelişir ve do­ğuya ve batıya, yani Rusya ve Amerika'ya karşı bir üçüncü güç olarak naralar atarak siyasete girerler. Na­sır kadar, Ortadoğu topraklarında, İngiltere’ye, Ameri­ka'ya ve Batı'ya karşı, onun kadar sert, kararlı ve net konuşan tek bir Arap lideri çıkmadı. Müthiş bir adam­dı. Arap halkı radyo başında onu dinleyip kendinden geçiyordu. Altı günlük İsrail Savaşı'yla Nasır'ın simleri döküldü, gözden düştü ve sonra öldü.

Nasır'ın gümbür gümbür ateşli konuşmalar yaptığı bu günlerde Araplar Türkiye'yi çok seviyordu, hatta Baas, bizim Kemalizm’e tıpkı benziyor, taklitti. Zaten Baas'ın ileri gelenleri Osmanlı okullarında okumuş, çoğu Konyalı, İzmirli, Urfalı, Osmanlı'nın aydınlarıydı. Bizle­re, kardeşlikleri ve hayranlıkları hiçbir zaman bitip tü­kenmedi.

Ve her defasında bizimle, ölçülü, mesafeli, saygıyla konuşmaya çalıştılar. Ancak, 1950'den başlayarak, Türkiye Devleti'nin önce İsrail’e sonra İngilizlere taraf olmasına dayanamadılar, ipler, biz İsrail’le yakınlaştık­ça, İngilizleri destekledikçe koptu. Mısır'ın milli davası

kanal savaşında İngilizleri tutunca bizler, tarihsel bü­yüklüğümüz bir günde yok oldu. Araplar Türklere düş­man olmamak için çok çaba sarf etti, mesela tüm Arapların milli ve ortak davası Filistin'e güç vermemizi istediler... Mesela kanaldan hiçbir İsrail gemisi geçe­mez, hiçbir Arap toprağına İsrailli ayak basamaz. An­cak, bizler Ortadoğu'da siyasetimizi İsrail’le kurmaya çalıştık. Ve İsrail’in Ortadoğu topraklarında cirit attığı, alışverişe girip allem kullem ettiği tek Müslüman devlet olduk.

Türk yazarlarının en büyük cahilliği, Arapların hem İngiliz hem Amerika nefretlerini derinliği bilmiyorlardı, ciddiye almayıp, Arapları küçümsemeye çalıştılar. Bi­zim Amerika yörüngesine girdiğimiz yakın tarihte Arap­lar Amerikalılara karsı varolma-yok olma savaşına girdi. Araplar tarih sahnesinde henüz 'otuz yıl' bağımsız ka­lamadılar, bugün yarısı işgal edildi, diğer yarısı Ameri­ka'nın uydusu.

Bunun sebebi trajiktir; Araplar, özgürlük sarhoşlu­ğuna alışamadılar. Asırlar sonra ilk defa bağımsız dev­let kurmanın sarhoşluğundan kurtulamadılar, hem do­ğu blokuna, hem batıya, yani emperyalistlere külliyen meydan okuyup, naralar attılar. Boylarından çok büyük nutuklarının kurbanı oldular. Meydan okumalarla ba­ğımsızlıklarını yaşatacaklarına inandılar. Yüzyılların ezikliğiyle, bağımsızlığı, İngiltere ve Amerika'ya karşı topyekün bir savaş sandılar, İngilizleri hızla toprakların­dan defeden Arapları, çok geçmeden Amerika kıskaca aldı ve şimdi boğup, öldürmektedir. Nasır'a, 'Ameri­ka'dan gıda yardımı alıyorsunuz' diyorlardı o günlerde. Nasır bu laflan asla kaldıracak adam değildi: 'Gerekirse aç kalırız, gerekirse halkımız et yemez, gerekirse tek öğün yemek yeriz, bağımsızlığımızı kimseye, asla çiğ­netmeyiz!'...

Arapların bir hayat üslubu seçtikleri büyük Ameri­kan nefretlerine bir küçük misal vereyim. Dünya vahşet tarihinin hiç kabul edilmez en zalim katliamlarından bi­ri Esad tarafından Hama'da, diğeri Saddam tarafından Halepçe'de yapıldı, gaz bombalarıyla kasabalar yok edildi. Birinde Kürtler, diğerinde İslamcı grup Müslüman kardeşler tarihten kazındı, iki katliamında baş sebep, bir tarafta Kürtlerin Amerika politikası, diğer tarafta islamcıların Amerika'yla işbirliği yapıyorsun suçlamalarıdır. Hafız Esad, henüz geç bir subay­ken, 1964'lü yıllarda Amerikan işbirlikçisi , gördüğü Müslüman kardeşlerin ayaklanmasını affetmemiş. katliamından tam otuz yıl önce, hepsini bir gün geberteceğinin yeminini radyo başında alenen yapmıştır!

Araplar, milliyetçilik manyağı olmuştu, tüm Arapları birlik içinde, tek devlette toplayacaklar, büyük, birleşik Arap cumhuriyetini kuracaklardı, üç-dört yıl kurdular, Mısır-Suriye yan yana geldi, sonra bu deneyi Irak-Suriye yaptı, sonra iç karışıklık, darbelerle çözüldüler. Arapları bizi tanıtacak en büyük siyasi girişim, Arapların dünya siyaset sahnesindeki en büyük başarısı 'tarafsızlar' blokuna Baas partilerinin tam tekmil katıl­masıdır. Tarafsızların büyük bir lideri Tito, Nehru ise di­ğer büyük lideri Cemal Nasır'dı. Tarafsızlar bloku, dün­yayı kıskaca almış, Varşova paktı ve Amerika ve Nato'ya karşı, meydan okuyordu. Bugün dahi insanlığın tek kurtuluşu olan şu madde, tarafsızlar blokunun üçüncü maddesiydi: 'Elinde nükleer bomba bulundu­ran ülkelerle ilişkiye girilmeyecek, antlaşma yapılmaya­cak, elinde nükleer bomba bulunduran ülkelerin malla­rı alınmayacak!'.

Biz ise o yıllarda, elinde nükleer bomba bulunduran­ların kucağındaydık. Bugün, tüm dünyamız büyük bir insanlık çığlığı arıyor. Bu çığlık, bloksuzların o günkü bu maddesinde yazılı, hepimiz, dünyamız için insanlık için harekete geçeceksek, ve insanlığın tek bir şansı kalmışsa, o da, doğuda ve batıda hepimiz nükleer silah barındıranlara karşı tek cephe olmalıyız...

Tarafsızlar bloku, insanlığın ruhu ve vicdanıydı, bun­ları bu kadar çabuk unutmak, ahlaksızlıktır, özgürlüğün peşinden koşanlarla, köpekliğin, uyduluğun, köleliğin peşinden koşan halkların tarihlerini iyi öğrenmemiz ge­rekir!

Amerika, kısa zamanda, 70'lerin başında, Arapları içerden vurmanın yolunu fundamentalist İslami grup­larla bulmuştu, ya da petrol şeyhlerini Baas'a karşı kış­kırtarak.

Bugün Araplar, çözülmeye, heyecanlarını yitirmeye başlamışsa, bunun sebebi, dünya devi İngiliz, İsrail, Amerika'yı karşılarına almalarıdır. Sonunda Baas'ı, Arap Birliği’ni çökerten İslami gruplar da ters tepmiş, 1980li yıllardan itibaren bu gruplar Amerika'yı vurma­ya başlamıştır. Yani, Arap çöllerinde her kum tanesi Amerikan nefreti taşır. Amerikan düşmanlığı Arapların kültürel ölçüsünü, temkinini, özenini kaybettirmiş, gö­zünü döndürmüş, birer vahşi terörist görüntüsüne sok­muştur. Araplar, yani Müslümanlar bu kadar 'sert' bir millet değildi, önce İngiliz, sonra İsrail sonra Amerika'nın cehennem politikaları onları birer şizofren man­yağa çevirdi.

Arap milliyetçiliği, bağımsızlık ve onurun anlamını,, bugün dahi İngiliz ve Amerikalılardan, İsrail’den kurtul­mak olduğu düşüncesiyle anlar. Nasır'dan sonra Enver Sedat'a Amerika'nın barış ödülü vermesinin sebebi, ni­hayet bir Arap'ın Amerikalılarla masaya oturmuş olma­sıdır. Bu olay, son elli yılın hâlâ en büyük siyasi olayı ve Arap coğrafyasının yırtılmasıdır. Arap dünyası Enver Sedat'ı aradan geçen 25 yıla rağmen hâlâ affetmiş de­ğildir, zaten, bir İslamcı terörist tarafından bu yüzden öldürülmüştür. Ve Arap dünyasının büyük birleştirici abisi Mısır gözden düşünce, ortalıkta hokkabazca dö­nen, Kaddafi, Saddam gibi adamların eline kalmıştır, büyük Arap davası!

Kendi topraklarındaki amansız, emperyalizm savaşı bir yana, Arap gençleri Afganistan'a koşup, Rusya'ya karşı Afganistan bağımsızlık savaşını verdiler. Arapların varolma-yok olma savaşı verirken şehirleri, idareleri, kasabaları katliam, vahşet yerlerine döndü, birbirlerini öldürdüler, birbirlerini suçladılar. Kan gövdeyi götürdü­ğü bu elli yıl içinde, Türkiye ne yaptı, Araplar karşısın­da, İngiliz ve Amerika ve Nato, ve İsrail siyaseti izledi. Başka bir dünyanın menfaatlerine doğru uçtu...

Arapların birlik ve milliyetçi neşeleri bugün heyecanını kaybetmiştir, ancak Irak topraklarından direnişçi­ler Amerika'yı kazıdıklarında, o eski sağlıklı, kanlı, can­lı Arap neşesi, bağımsızlık keyfi yeniden yerine gele­cektir. Belki hayaldir, ama herkesin bilmesi gereken şu­dur, ama beş yıl, ama on yıl, Araplar, Amerika'yı bir gün mutlaka kovacaktır, çünkü başka türlü yaşamaları mümkün değildir. Ve unutmayın, günümüzün Arap mu­cizesi, muazzam bir direniş muazzam bir fedakarlıkla yaşayan Arap gençleridir!

İsrail saldırılarıyla Filistinliler tarih sahnesinde yalnız kalıyor, Arap topraklarının işgali karşısında, Avrupa, in­sanlık, susuyor, işgalci güçlerin tanklarını susarak sey­rediyoruz. Petrolü çalınan, talan edilen, tecavüz edilen Araplar karşısında, hiçbirimiz insanlığın vicdanından konuşmuyoruz!

Türkiye'yi bir uçuruma düşürecek dü­şünce de budur, NATO'ya, AB'ye girmesi, ABD çıkarlarını ilerletmesi, ülkemizin, insanlık vicdanından konuşmasını zora sokmakta. Ama artık, Ortadoğu topraklarında kurnazca, hileyle atılacak bir adım kalma­dı, Amerikalılar bütün siyasi puştlukları de­nediler. Türkiye'nin atacağı yanlış bir adım, bizi Araplar karşısında birkaç dolar için devleti­ni, onurunu, şerefini, askerini, tarihini satmış köleler gibi yapacaktır.

Bugünlerde hepimiz, bizi, Arapların düşmanı haline kimler ve neler getirdiğini yeniden düşünmek zorunda. Bakın doğu topraklarına dönük, CENTO'muz vardı, Türkiye-İran-Pakistan. 60'lı yıllarda CENTO sayesinde Trabzon ve Mersin limanına büyük vinçler gelip geniş­letilmiş, halen ülkemiz dünyaya bu limanlarla açılıyor, İran’a demir yolu döşenmiş ve üstüne CENTO sayesin­de 60'lı, 70'ii yıllarda komşularımızla tek bir sorun ya­şamadık! Şimdiyse, Gümrük Birliği antlaşması yüzün­den, bu ülkelere, Avrupa'dan izinsiz mal satamıyor, on­lardan, Avrupa'dan izinsiz mal alamıyoruz...

Nato, Varşova Paktının Avrupa kıtasına yönelmiş binlerce tümenine karşı Avrupa kıtasını korumak için kuruldu. Bizler tam elli yıl NATO'nun bekçiliğini yaptık. Bunun maliyeti olarak silahlara milyarca dolar, darbeler, kardeş kanı. Avrupa'nın Allah'ı olsa hiç değilse bu ülke bizim için silahlara milyarlar ödedi ve bugünkü ekono­mik çıkmazının bir sebebi de budur, der. Avrupa'nın Al­lah'ı olsa, eski dostumuz, der. Avrupa'nın Allah'ı olsa elli yıl sarıldığı dostunu, Sovyetler çöker çökmez sü­mük gibi kapıya fırlatıp, yedi kat yalnızlığa fırlatmaz. Avrupa'nın Allah'ı yoktur ve şimdi bizi eşit bir üye de­ğil, boynumuza bir demir halkayı antlaşmalarla bağla­mak istiyor. Eğer Avrupalıların Allah'ı olsaydı, AB'ye imza attığımız kırk yıl öncesinden beri, bu birliğin kuru­luş planları aşamasında birliğin içinde olurduk. Kırk yıl­dır, planlanıyor birlik, siyasi, sosyal, iktisadi, sınırlar, nüfus, parası planlanırken Türkiye hesaba katılırdı. Pro­jeler bitti, inşaat tamamlandı, şimdi de Türkiye'nin yük­leyeceği sosyal ve siyasi yükleri tartışıyorlar. Bu yük, bugünün sorunu değil ki başımıza kakıyorlar. Bu yük, kırk yıl öncesinden beri gelen bir maliyet! Şimdi, bina­yı bitirmişler, alırız da, almayız da, sonra gelin de... Tür­kiye'nin AB'ye sığmayacağı elli yıldır bilinen bir gerçek, AB'nin uzmanları, bilim adamları elli yıldır bu gerçeği bi­liyor. Oyalamalarının sebebi, bizim NATO'da köpeklik yapıyor oluşumuz.

işte Türkiye'de yüzünü Avrupa'ya içtenlikle dönmüş aydınlar arasında kafa karışıklığı ve gittikçe büyüyen Avrupa nefreti burada başlıyor. Avrupa Birliği'nin hak­sızca hukuk dinlemeden, attığı imzalan hiç dikkate al­madan Türkiye'yi kullanıp bir çöp gibi sokağa atması­nın sebebi olarak Türkiye'de yeni bir milliyetçilik rüzgarı esmeye başlamıştır. Oysa Türkiye, NATO'dan kalan alacaklarını kuruşu kuruşuna ödetene kadar, AB'nin ya­kasını asla bırakmamalı, onların istediği her antlaşma­yı yerine getirip, getirdikçe AB'yi köşeye sıkıştırarak el­li yılın intikamını almalı.

Kardeşlerim, Türkiye'nin NATO'da köpek gibi kullanılıp sümük gibi fırlatılıp atılması, en batıcı Türk ay­dınlarının dahi kafasını karmakarışık yapmıştır. Ülke­mizde yeni estirilen milliyetçilik rüzgarları tanıdık değil­dir, bu rüzgarlar, ne Namık Kemallerin, ne Mustafa Ke­mallerin ne de bizim şaşkın MHP'lilerin milliyetçiliğe benzememekte. Ne de kaba, gerici, ilkel, sebeplerle doğal olarak oluşmuş bir milliyetçilik türü değildir. Ak­sine, dikkat edin, çok okumuş, onlarca yıl batıya yönel­miş, batılı değerleri benimsemiş aydınlar arasında bu yeni Avrupa düşmanlığı patlak vermiştir.

Avrupa'nın bu kalleşliği batıda okumuş aydınlarımı­zı kışkırtmıştır, ilginç ve çağ dışı bir bağımsızdık rüz­garları estirmesine sebep olmuştur. Türkiye bu yeni tür Avrupa düşmanlığını yavaş yavaş içselleştirerek bir di­namit haline gelmekte. Ülkemiz, milliyetçi ve taşkın profesörlerle dolup taşmakta, ekranlarımız, akıl hastası Avrupa düşmanlarıyla boğulmuş durumda. Bu yeni tür düşmanlığın sahiplerine bakın! Yüzyıldır batı esaslarıy­la batılı okullarda batılı terbiyeyle batılı sanatlarla batılı bilimle büyüyen insanlardır. Bu insanların sonradan görmüş 'milliyetçilikleri de' çok daha körleşmiş, bir akıl hastalığı türüne dönmüştür. Her şeyden pirelenen, her şeyi batının ajanı savan, Avrupa'nın bizi sömürgeleştirip feshedeceğine inanan, batıdan gelen tüm kitap ve metinleri 'ajan' ve 'komplo' gibi okuyan yeni bir mil­liyetçilik türü!

Yani, aklıselim yine kaybedildi, yani uğraşıp duralım artık binlerce profesör manyağıyla... Bu terbiye edilme­miş, yatıştırılması imkansız milliyetçilik, ekranlarda kan çıbanı gibi patlayan çılgın bir düşünce dünyasını da Türkiye'ye yavaş yavaş öğretiyor!

Yani, eskiden bu toprakların gençleri azgın milliyet­çi olurdu, şimdi yer değiştirildi, şimdi, aydınları ve pro­fesörleri vahşi milliyetçileri oluyor!

Batıda doğup batıda ölseler dahi, doğu kökenli ay­dınların zihnini yönlendiren batı kültürüyle doğulu ay­dınlar bir türlü duygudaşlık kuramıyor. Duygudaşlık ku­rulmayan bir kültürü tasvip etmeleri mümkün değil. Tam tersine, öğrendiği ve yetiştiği batı biliminin bilim ve hukuk kılığında, doğulu halklara baskı uyguladığına inanıyor.

Beyni, batılı hukuk, demokrasi, siyaset gibi batılı de­ğerlerle ortak bir söylemi paylaşsa dahi, asla içselleştiremiyor. Yani, hepimiz yüreği başka, beyni başka adamlar olduk. Mesela, doğulu aydınlar batının bilimin­den vazgeçmeseler de, batının sanatsal başarılarını çoktan küçümseyip hiç ciddiye almamaya başladılar. Şimdi, bu kafa karışıklığıyla tamamen başka bir kültü­rün içine girebilmek mümkün mü? Çözülmesi imkan­sız bu sorunlar basit değil, şimdi yüzlerce profesörü­müz batılı gibi düşünmeyi 'bozulma' kabul ediyor, bu kadar büyük bir tuhaflığı bu ülke kaldırabilir mi?

Bizi batıya satan aydınlarımız*. Doğallığını kaybet­memek için direnen halkımızdı. Şimdi aydınlarımız, tür­külerimizi, sanat müziğimizi, tarihi eserlerimizi, Yunus'u, Mevlana'yı, doğuyu merak ediyor, 'dur' diyor. Halkımız ise bugün batı özentisinin en aşağılık örnekle­riyle çorbaya dönmüş Aşmalı Konak gibi dizileri izliyor. Bunları sonra tartışırız...

Bir halkımız daha var, halkımızdan içeri. Ülkemiz, dünyanın en büyük en zengin ekonomisine dahi sahip olsa, asla tatmin olmayacak, Bosna, Afganistan, Çeçenistan ve Irak'ta yaşadığı vicdan sızısını gidermeden rahat etmeyecek, bir halk.

Irak ve Bosna işgaline sessiz kalan Avrupa karşısın­da, halkımız ve aydınlarımız, bir 'insanlık' sesi arıyor, kendi kültürlerinin içinden bir adalet duygusu, bir iyilik fikri devşirmek istiyor.

Karşılıksız iyilik, iyilik, mal gibi, borsa gibi, dolar gi­bi yükselen ya da Avrupa'nın yasaları gibi dünya alem görsün diyen hukuki metinler değil, hiçbir tanımı ve ta­rifi ve kuralı olmayan bir iyilik.

iyilik, hızla yayılır, iyilik, her insanın, her devletin in­sanlığın yasaması için olmazsa olmaz en temel duygumuzdur. insanlığın en büyük değeri. Bir küçük iyilik, dünyanın neresinde olursa olsun fırtınalar yaratır, çok çabuk çoğalır, etkileri asırlar sürer.

Şimdi, kapısı sabah vakti Amerikan askerlerince kı­rılıp parçalanan, annesi babası don gömlek yataktan fırlatılıp duvara dizilen dört yaşındaki Iraklı çocuklar, bizlerden bir 'iyilik' beklemekte. Uçsuz bucaksız çöller­de kendi halinde yaşayan bir Iraklı çoban hepimizden Allah rızası için 'adalet' beklemekte.

Bizi, aydınlarımızı, halkımızı, insanlığı yüceltecek olan değer, iyilik'tir. Rusya, ABD ve Avrupa kültürünün karşısında bizi yüceltecek ve elimize insanlık meşalesi-

ni verecek olan duygu, Allah rızası için kardeşlerimize iyilik'tir. Küçük bir iyilik, devletlerin tüm maddi yasala­rından ve zenginliklerinden ve kudretinden daha büyük anlamlar taşır! İnsanoğlu’nun kaybolmuş ruhu, ezilmiş vicdanı ve hâlâ insanoğlunun evrendeki en büyük mu­cizesi, yardımlaşma, el sıkışma, paylaşma, bir küçük yardım paketi gönderme, komşusunu düşünüp, üzülmesidir!

Petrol ve madenlerimizi ve inançlarımızı bilmeksizin yağmalayanlar karşısında insanoğlunun acısını din­dirmenin tek yolu, iyilik'tir. Hem kendimiz hem halkımız hem devletimiz hem insanlık, zalimlerin işgal ettiği bu dünyada ancak iyilikler yaparak, varolabilir.

Topraklarını, çoluk çocuklarını, inançlarını, sokakla­rını, dünyanın en manyak en delirmiş silahlarına karşı savunan insanların yanında 'iyiliklerimizle' durabilmeli-yiz. Milli menfaatler, devlet çıkartan ve politikalar dü­şünmeden yapabileceğimiz iyilikler tüm insanlığın özle­diği ve aradığı 'insanlık çığlığıdır'.

Ortadoğu toprakları kan ağlıyor. Şarkı söyleyen bir Arap çocuğunu en son ne zaman gördünüz? Yoksul, mazlum, silahsız insanlar, dünyanın en büyük şeytanları Amerika ve İsrail’e karşı ayakta durmaya çalışıyor. 15 yaşındaki evlatlarını intihar bombalarıyla havaya uçurmaktan başka şansları kalmamış.

Isa, bugünlerde ne yapıyor? Hazret-i Musa'yla, Ku­düs'te, ölen, yağmalanan, talan edilen Müslüman ço­cukların ardından kahkahalarla mı gülüyor?

Batı, kültürümüzü ve insanlarımızı neden yağmala­yıp, tarihten silmeye çalışıyor. Batı, kültürümüzü işe yarar, verimli bulmadı mı?

Ama, karanlığımızı çok işlevsel buldu. Öyle verimli karanlığımız var ki, sürekli aydınlatmaya geliyorlar. Ne komik, batının dört yüzyıllık aydınlatma düşüncesi bizi kendi petrolümüzle aydınlatmaya geliyor.

Batı, inançlarımızın ve tarihimizin eski olduğunu, bu kadar eskimiş şeyin asla modern olmayacağını, bu ka­dar eskimiş kültürün ancak zalim diktatörler yetiştire­ceğini iddia ediyor, işte bu yüzden, onurumuzu ve inançlarımızı bombalarıyla örseleyerek, artık bu hırpa­lanmış tarihten ve inançlardan kurtulup atmamızı bek­liyorlar. ABD askerlerinin sırt çantalarında getirdikleri, 'hukuk ve özgürlükleri' bayramlar yaparak kullanmamı­zı istiyorlar.

Bağdat müzesini yağma etmelerinin sebebi, bizim kültürel zengin geçmişimizdi. Ancak, karşılığı dolar olarak belirtilmemiş eserlerdi. Batı, karşılığı dolar ola­rak yazılmamış hiçbir şeyden hoşlanmaz, bu yüzden yağmaladılar, şimdi bu değerli eserler el altı serbest pi­yasada dolar karşılıklarıyla değerlendirildi ve artık bu eserler de batının envanter zenginliklerine girdi.

işgal güçlerine zorluk çıkarttığı için Iraklılara tazmi­nat davası açacak kadar delirmiş, akıl hastası batı me­deniyeti!

Artık, gasp edilmiş bir şirketin malı Irak, iki ortağı yarın birbirine girer. ABD, İngilizlere, 'üç milyar ver, sa­na bırakıp çekileyim' demeye başlar. Ya da ikisi de ar­tık çamura saplanmış bu ihaleyi Japonlara satabilir.

Şu anda, Avrupa ve Amerika'nın üniversitelerindeki bilim adamları bu kadar sessiz kalacak hangi yoğun ça­lışmalar içindeler.

insanlık sorunu kalmadığına göre, ahlak bittiğine göre artık yapacakları, 'kesin bilimdir'. Bilim tarihi de hep bu kesin bilimi arayıp durmadı mı? Çocukları öldü­rüp, ülkeleri yağmalatıp sarsılmayan tek insan türünü onlar bu kesin bilimle icat etmediler mi?

Irak'ın ne kadar barbar, geri, zalim, İslam’ın ne ka­dar vahşi bir din olduğunu dünya ekranlarından reklam etmek için Irak'ı atom bombalarıyla yağma ettiler. Bu sefer bilimsel inceleme için değil, askeri bir inceleme için geldiler. Bu ülkeyi işgal ve halkını topyekün öldür­mek, batı kayıtlarına ye idrakine, tamamen profesyonel bir çalışma olarak girdi. Bu profesyonellere yardımcı olmak hiçbir ülke ve modern insan için utanç verici de­ğil, artık.

Ama bilmedikleri bir şey var! Güneşin neden bu ka­dar parlak olduğunu hâlâ bilemiyor bilim adamları! Rüzgarın meteorolojinin konusu olduğunu sanıyor bu adamlar, rüzgarın Tanrı'nın soluğu nefesi olduğunu unutmuş, bu adamlar!

O kaskatı, sert, çelik silahlarıyla, hala iyilikten, ada­letten bahseden Allah'ın çocuklarını ve Allah'ı öldürme­ye yemin etmişler!

Yer, gök, doğu, batı, uygarlıkları, bilim adamları... Görecekler, ilahiler mi deliyor bu gök kubbeleri, atom bombaları mı?

Şimdi, hepimiz dua ediyoruz, karanlık ve kutsal yal­nızlıklarına gömülmüş Iraklı çocuklara!

Ve hepimiz artık, Bağdat'ta bir Amerikalı asker daha öldürülünce, bir çentik daha atıyoruz

Nihat Genç (3.8.2003)

 

Anasayfaya Dön

Türkçüler - Tarih: 14:57 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                                            TÜRKÇÜLER

 

(Bu yazının başında konuya geçmeden önce yazar, kendisine milliyet gazetesinin ekindeki bir köşe yazısında yapılmış eleştiriye cevap veriyor)

 

Bir röportajımda kadın yazarlar soruldu, Nuray Mert, Perihan Mağden, Vivet Kanetti, Kırıkkanat, hatta Meral Tamer, bu son ismi yazmamışlar, önemlidir, dedim. Röportajı yapan, peki Ayşe Arman, Pakize Suda diye araya girdi, “tenezzül etmedi­ğim isimler üzerinde laf söylemek zorunda bırakmayın beni” dedim...

Milliyet Eki’nde “Sarıkız’ın Anılan” başlığında bir köşe var. Adını saklıyormuş, ne boksa. Nükhet Duru’nun, Müjde Ar’ın donlarını anlatır, durur, hayatım boyu hiç dikkatimi çek­meyen bir köşe.

Vay sen misin Ayşe Arman’a, Pakize Suda’ya dil uzatan diye tam sayfa döşen­miş bana. Ne deseydim, kraliçemiz mi olurlar, deseydim.

Bu yazarlar Türk halkının midesini bulandırıyor, biri pedlerini anlatır, diğeri üçün­cü sınıf pavyonlardan Hürriyet’e büyük yazar oldurulmuş, ne diyeyim..

Sarıkız köşesinde, kadın çıldırmış, inanılmaz cümleler. “Siz taşralılar, bizim gibi sarışınlara bayılırsınız, tüm derdiniz bizim gibi sarışınlarla yatmaktır. Sizi aramıza al­mayacağız. Sivri diliniz ve o taşralı komplekslerinizle aramıza giremeyeceksiniz!”... Şu cümleler de onun: “gençliğinizde bir türlü ilgilerini çekemediğiniz o sarışın kızları hatırlatıyoruz size. Zengin şehirli oğlanların tavladığı ama size bir türlü verme­yen kızları hatırlatıyoruz, o yüzden ulaşamıyor, kin kusuyorsunuz!”... Yazınım ana fikri şu: “Oh olsun size vermeyeceğiz!”... Şu cümle de onun: “(siz taşralılar) yazdınız yazdınız, şu ünlüler dünyasına kena­rından köşesinden geldiniz, peki şu Ayşe Arman niçin hala sizin kollarınızda değil. Eminim hep bunu arzuluyorsunuz!”...

Ve devam ediyor. Bu hanımın gençliğinde bizim gibi kara kuru bir taşralı sevgi­lisi olmuş. Ama bunu kandırmış. Şimdi akıllanmış. Bir daha Anadolulu mu, artık vermeyecekmiş, dinleyin: “...Yıllarca onlar da insan, onlarla da ilişki kurmak, dışla­mamak lazım gibi hümanist fikirler sahibi oldum, ama yanılmışım...”.

Neden yanılmış? Çünkü taşralıların bütün dertleri bu boyalı sarışın hanımların kollarına atılmakmış. Bu yüzden benim gibi insanlardan iğreniyormuş. “Oh olsun, bizi aralarına asla almayacaklarmış..”;        Şu cümle de onun: “(Siz taşralılar) boşuna uğraşmayın, sizi aramıza almayacağız!”, Neye uğradığımı şaşırdım. Siz kimsiniz, orası ne, bizi niye aranıza alıp almamak gibi derdiniz var, orada, araya alınma diye bir şey mi var...

Böyle bir yazı olur mu, oluyor işte, geçen haftanın Milliyet Eki’nde.. Bu yazıları )i    sizin vergilerinizle yazıyorlar.

Bir de küçücük beyniyle cinlik yapıyor, yazısında lafları gargaraya getiriyor, bakın: “şu bir yazar var ya, Zeki Müren’i, Selda’yı, Ayşe Arman’a kadar herkese hakaret eden!”.. Yalan. Aynı röportajda, bir yığın kadın yazarı övdüm, ayrıca Zeki Müren’i ve Selda’yı da fazlasıyla övdüm. Ayşe Arman’a da bir statü vermek istiyor ya.

Neyse, bize iş düştü. Hayatım boyu travesti gibi kırıtan, travesti ses tonuyla ko­nuşan, travesti gibi giyinen, döt sümüğü bir yığın kadın gördüm. Hiçte küçüm­semem, hayatı böyle seçmişler, ne yapayım...

Ancak, burada, sosyoloji dersi olacak cümleler var. Mesela, taşralıları neden kü­çümser, taşralılık eğlenilecek bir şey midir? Şimdi size birkaç taşralıdan söz edeyim: Mesela: Kanuni Sultan Süleyman, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan, İbni Sina, Karacaoğlan... Bunların hepsi taşralı. Bu yüzden mi acaba, bu isimleri aranıza almıyor, yazılarınızda hiç bahsetmiyorsunuz. Mesela, Şekspir, Jack London, Hazreti İsa, da­ha bir yığın taşralı. Bunlar da taşralı olduğu için mi bu isimlerden hiç bahsetmiyor, yazılarınızda, Nükhet Duru ve Müjde Ar’ın donlarından başka bahis bulamıyorsunuz. Ayıptır söylemesi, hani, Aydın Doğan patronunuz da taşralı, Koç, Sabancı, hepsi taşralı.

 

Taşralılığın bir aşağılanma vasıtası olarak kullanılması, bu kafadan sakat boyalı böceklerin acıklı ruh halini anlatıyor. Şimdi kendisi sosyete mi oluyor. Saçları boyanınca, sarışın olununca, bir de arabesk sanatçılar Alişanlar’ın haberlerini gazete ilavelerinde yapınca, Ferdi Tayfurlar’a sinema senaryoları yazınca, “sosyete mi?” olunuyor.

Boğaz’da bir lokantada bir balık rakıya fit olan birçok kadın kendini sosyeteyim diye satıyor olabilir. Zavallılığı anlatmada Türkçe’de kelime yok.

Bırakın medyayı biz rezil etmeye çalışalım. Bu utanılacak yazılarınızla küstah, şı­marık, düzeysiz suratlarınız acıklı bir şekilde ortaya çıkıyor. Ama o gazetenizde Me­lih Aşıklar, Meral Tamerler, Hasan Pulur’lar gibi bu tür cehaletleri midesi kaldırma­yan, utanarak okuyan yazarlar var. Rezilliklerinizle onları üzmeyin!

Sanırım siz bu. sosyete fiyakanızla, bu yazarları da o gazeteden kovarsınız, hat­ta, patronunuzu da o gazeteden kovarsınız. Kimseyi beğenmeyen bir üslubunuz, maşallah, burnunuzu havaya kaldırmışsınız ama, biraz da beyninizle ilgilenmeliy­diniz...

Bakın hanımefendi, “aranıza almayacakmışsınız” gibi çalımlı laflar etmeyin, bu­rada ismini yazmaya terbiyem yetmez, o gazetede size verilen paranın yüzlerce ka­tı para teklif ettiler, telefon edin, kimlerin kaç lira verdiğini söyleyeyim..

Nükhet Duru’nun donlarını yazarak bir yere varamadığınız için medya ahlaksız­lık içinde can çekişiyor. Bakın, nasıl seçkin olunacağını öğreteyim size. Bu ülkenin, sanatına, sinemasına, romanına, siyasetine, yönetimine, hukukuna, bilimine bir “değer” katacaksınız. Bir fikir söyleyeceksiniz, işte o zaman “seçkin” insanlar sını­fına girersiniz. Müjde Ar sevgilisiyle yan odada sevişirken, siz öbür odadan duydu­ğunuz sesleri köşenizde yazarak, “seçkin” olamazsınız.

Müjde Ar’ın sevgililerini yazarak size “sosyetelik” bağışlayan patronunuz Aydın Doğanlarla işte sizin gibi insanları yazar yaptığı için hala mahkemelerde savaşıyo­rum.

Ben orada her şeye rağmen onurunu, kimliğini koruyan, kişilikli ve düzeyli bir ede­bi dil tutturmaya çalışan birçok kadın yazarı övdüm, övmediğim sadece Ayşe Arman, Pakize Suda. Bu yüzden, bana karşı hayatınızın en öfkeli, en kendini kay­betmiş yazısını yazdınız!.

Çünkü sizler, akıllı, zeki, ince fikirli, zarif ve hikayeler, makaleler yazmasını bilen kadınlardan hoşlanmıyor, kıskançlıktan çatlıyorsunuz. Kendine düzgün bir okuyucu kitlesi yapmış birçok başarılı kadınları çekemiyor, kuduruyorsunuz.

Ne yapayım, Müjde Ar’ın donlarını yazan, pedlerini yazan kadınlara kraliçe mi di­yeyim. Belki şu arabesk sanatçısı Alişanlar, senaryolarını yazdığınız arabesk sanat­çıları, onlar, böyle çalımlı, boyalı, boş laflarınıza inanıyordur. Ama işte düzeyiniz bu, ulaştığınız sosyetenin boyutu: Alişanlar, Özcan Denizler...

Kafayı yemiş kadın, Ayşe Arman, biz taşralılara vermiyormuş diye çok kızıp eleştiriyormuşuz. iyi de ben Ertuğrul Özkök’ü de çok eleştiriyorum. O da mı acaba vermediği için, eleştiriyorum. Yani, bu kadınlar aralarında oturup, şuna verelim, bu­na vermeyelim, diye mi tartışırlar. Sonunda da, “hani şu var ya bize yine laf atmış, çünkü, ona vermedik, o yüzden” diye bir sonuca mı ulaşıyorlar.

Neden şöyle bir sonuca ulaşmıyorlar! Bizler yazar olamayacak kadar basit in­sanlarız, insanlar bizleri okuyunca mideleri kalkıyor, çünkü zırvalıyoruz, bu yüzden halk bizi sevmiyor!..

Ama siz böyle yorumlanıyorsunuz. Yetmiş milyon taşralının sabah akşam sizi arzuladığını hülyalar içinde anlatıyorsunuz, iyi de, niye arzulayalım, orası gazete, arzular, şehvetlerle, gazete köşelerinin ne işi var.

işte böyle. Eskiden yazarlar birbirleriyle tartışır, fikir savaştan yaparmış.. Bakın şu işe, bu ünlü fikir tartışmaları, nereye kadar düştü, verdi, vermedi, sulandı, ver­meyecek, sana vermem, ona veririm, meselesine kadar...

Ama pek fetbaz bir kadınmış, bak, verdin, vermedin, benim de içime bir kurt düşürdü.. Baksanıza pazarlığa başladık bile...

İçerde solcu arkadaşları ziyaretimde geyik çevirirdik, "baba, bu medya ale­minden bize ekmek düşer mi?" diye takılırlardı..

Af haberini duydum.. Bakın şu Allah'ın işine, pazarlığa başladık bile... Çık­tığında çocuklar, "bakın, ben pazarlığı buraya kadar getirdim, biraz da siz gay­ret edin, hadi hayırlısı" derim... ,

Üstelik Sarıkız hanımefendi, yıllarca bomboş yazılar yazdınız. Kürt gerçeği­ni de bu vesileyle görmüş olursunuz. Vermezseniz, açıkça vermeyin deyin, ben böyle şeylerden alınmam.

Vermezseniz ne yapayım canım, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi'ne gidip, bizim sarışın yazarlar Kürtlere vermiyor diye dava açamam ya... Hadi fazla yormayın beni, işimiz-gücümüz var...

Irak'ta askeri konvoylara saldırılar başlayıp ABD'li ve İngiliz askerler ölünce Blair ve bazı medya, askerleri öldürenlerden katil diye söz etmeye başladı. Dü­ne kadar Iraklı insanlardı bunlar. Ülkeleri işgal edildi, fethedildi. Şimdi işgalci güçlere karşı bölük pörçük direnmeye çalışıyorlar, adları hemen katil oldu. Ba­kalım bu toprağın çocukları bizlerin adı ne zaman katil olacak. Vatanseverlerin adlarını bir günde katil yapan bu uygarlığın sözcüsü de: Medya Kürtçe eğitim ve konuşmaya bir takım haklar veren devletimiz şimdi de PKK affı çıkartıyor. Bunları yirmi yıl önce yapsaydınız, otuz bin insan ölmeseydi. yüzlerce milyar dolar silaha gitmeseydi ve PKK savaşının arkasına gizlenen ve bu savaşı kullanan sağ iktidarlar bankalardan yüzlerce milyar doları soymasaydı, olmaz mıydı?

Şimdi niye barışıyorsunuz, sizi barıştıran kim, ne?

Irak savaşı sonrası hem Türkçülerin hem Kürtçülerin maskesi düştü. Ba­kın, tarih, bizim Türkçü-milliyetçilere ne oyunlar oynadı, nasıl komik, rezil ol­dular. Ülkemiz Türkçüleri elli yıldır Amerika'nın dümen suyunda. Türkeş'in ha­yatı, politikaları, derin devletimiz bunun delili. Komünizme karşı savaş verili­yordu, Amerika'nın gizli servisleriyle ülkemizin tüm derinleri ilişkiye girip Türk illerini koruyacaktık. Türkçü strateji olur mu? Elli yıl canımızı, malımızı, ülke onurumuzu sıfıra düşürdükten sonra bu oyun bugün bitti, Amerika Türkçüleri hızla korumasına aldı, üstüne bir de Arap düşmanlığını hediye ettiler, Orta As­ya'dan kopacak yağlı parçaların kucağımıza düşmesini elli yıldır bekledik.

Güzel Allah'ımızın takdiri işte, aynı Amerika, Irak savaşı günlerinde Kürtle­rin de hamisi, koruyucusu, oldu.

Türkçülerle Kürtçüler, Irak Savaşı'nda, biri Amerika'nın sağ cebinde keklik, diğeri sol cebinde keklik oldu. Sonra bunlar Kerkük'te karşı karşıya geldi. Sa­vaş günlerinde alevlenen Kerkük, bizim sınırlarımızda olsaydı yüz bin ölü çıkar­dı. Ama artık yönetim Amerika'daydı. Amerika iki gözünü de sakınmayı becer­di. İkisine de mavi boncuk dağıtıp, tatlıya bağladı.

Şimdi Irak'ın sahibi Amerika Kuzey Irak'ta ses çıksın istemiyor. Bizim Türkçülerle-Kürtçüleri barıştırıyor. Aklınız almıyor değil mi, siz aklınızı .ikin.

Türkçü-milliyetçi alikıran bağkesenlerimiz yukardan mı emir aldı, bilemem, yirmi yıl birbirlerini yakıp, öldürüp, işkenceler edip, şimdi Amerika işini bitirin­ce, susup, bir kenara çekildiler.

Biri Türk ırkı için savaştığını söyledi, diğeri Kürt ırkı için. Sonunda ikisi de Amerika'nın sevgilisi oldu çıktı.

Hem Türkçüler, hem Kürtçüler Irak işgale uğramış, dıngıllarında değildi, her ikisinin de derdi kapacakları yağlı parçalardı.

Ülkemizde yirmi yıl aralıksız cenazeler kalktı. Arada bizleri de yaktılar. Biz­lere vatan haini, PKK'cı, her şeyi dediler. Susturdular, mahkemeye verdiler, sal­dırdılar. Otuz bin ölüden sonra birden sosyal huzur istemeye başladılar. Kim is­tiyor bu huzuru? Bizimkiler mi, Amerika mı

 

Yüzlerce insanın leşini bu devlet tarlalara atmadı mı? Önüne gelen herkesin evine baskın yapıp yüzlerce işadamını öldürmediler mi? Sokağa çıkan herkesi tutuklayıp hapislere tıkmadılar mı? Neymiş? Bizler Kürt propagandası yapıyormuşuz, onlar milliyetçiymiş..

Yeşiller vurdu, Murat Demirciler banka soydu, Kurtuluş Savaşı'nda da böyle oldu, Topal Osmanlar savaştı, boşalan Rum, Ermeni evlerine Koçlar leşten oturdu. Devletin silahşörleri dağları, köyleri yaktı, Ankara'da Demireller Mesutlar, Tansular bankaları soydu.

Uğur Mumcu solcu muydu, hayır, devletin ta kendisiydi. Kendi evlatlarını bile acımadan öldürdüler. Sonunda GATA askeri hastane, yüzlerce delirmiş subayla, yüzlerce bacağı-elleri kopmuş askerlerle doldu. Şimdi, sosyal huzur istiyorlarmış.

Bizler geçen yirmi senede Türkçü, Kürtçü olmadığımız için vatan hainliğiyle suçlandık. Bunların dümen suyuna gelmedik. Yirmi yıldan bugüne, yüzlerce değerli bilim adamı, yazar, kalem oynatıp, ülkenin bütünlüğünü savundu. Hakkari de benim, Edirne de benim, dedi. Vay sen misin diyen. Bu ülkenin her taşı, her canlısı, her otu, kutsaldır, değerlidir, dedi. Vay sen misin diyen. Bu topraklarda doğup büyüyen her insan Fatih kadar saygın, kutsaldır, dedi... Dediği için öldürüldü, sürüldü, Türkçüler gibi, Kürtçüler gibi, bu ülkeyi "kısmen; "parça-parça" değil, bütünüyle seven bu bilim adamları susturuldu. Kürtçülükle suçlanıp hapislere atıldı, işleri ellerinden alındı.

Türkçülerin gözlerini kan bürümüştü, sokakta, evde, gazetede yüzlerce faili meçhul. Türkiye halkını, köy, şehir demeden makineli tüfeklerle taradılar. Az buz değil, otuz bin ölü. Ne oldu şimdi? Devlet silahşörlerini kullanıp bankalar soydu, Türkiye'ye yirmi sene aralıksız nefes aldırmadan cenaze kaldırıp ülke yi tam bir ahlaksızlık ve mafyanın kol gezdiği sağ iktidar cennetine çevirdi.

Ne oldu? Ülkemizi bütünüyle sevme hakkını bize vermediler, ölenlerin dinini, ırkını ayırt etmeden artlarından üzülme hakkını bize vermediler!..

Amerika yeni politikasını uygulamaya koydu: Türkiye'de huzur, İran'da kar­gaşa. Bizde oynanan oyunlar artık İran’da oynanacak.

Hem Türkçülerine, hem Kürtçülerine emir verdi. Hayat nasıl hızlı geçiyor, bu satırları yazarken PKK İran’da karakol bastı.

İran’da, öyle böyle değil, otuz milyon Türk var. Güney Azerbaycan tabir edi­len tüm bölge Iran topraklarında. Yani bizde ne kadar Kürt, onlarda o kadar Türk. Yakında Türk televizyonlarına Tebriz'den Türk profesörler gelip "bizi ezirler, bizi .ikirler" demeye başlar.

Hayat nasıl hızlı geçiyor, İranlı muhalifler Türk televizyonlarında konuşma­ya başladı bile.

Amerika, İran’daki özgürlükçü ve aydın ve öğrenci hareketinden beklediği­ni bulamazsa, Kürtler, Türkler devreye girecek.

Türkiye'deki Türk-Kürt savaşı bitiyor, iç savaşımız hızla yan komşuya ha­vale ediliyor.

Türkçüleri ne kadar tanırsınız? Silahşörlerini Susurluk'ta gördünüz, I MHP'nin yayın organlarına biraz bakmışlığınız da vardır. Size asıl büyük tez­gahtan bahsedeyim.

Irak Savaşı günlerinde bir sürü adam ekranlara çıkıyor, bacak bacak üstü­ne atıyor, elinde çubuklar aylarca bir şeyler konuşuyorlardı. Ekranın altına da "stratejist", "uzman" gibi laflar yazıyordu.

Üç ay süreyle, Peşmerge, Kerkük, strateji, diye güya analiz yapıyorlardı, iyice dinlediniz mi, ekrana iyice baktınız mı, neler anlatıyorlardı. Hani turist reh­berleri vardır, bir takım genel ve basit bilgileri verir, "burası Süleymaniye olur, nüfusu şu, tarımı şu, Kürtler ikiye ayrılır Talabaniciler-Barzaniciler.." işte hep­si bu. Bu turistik rehber bilgileri onlarca TV'de bizlere, üstelik para karşılığı an­latan adamların menbaı: ASAM!.

ASAM (Asya-Avrupa Stratejik Araştırmalar Merkezi), Avrasya Dosyası diye üç aylık dergi çıkartır. Makaleleri inceleyin. Master düzeyinde, turistik tanıtım broşürü gibi. Diyelim Rusya Dosyası. Talebeler Rusya hakkında, coğrafyası, iktisadi, yüzölçümünü verir. Şüphesiz içlerinde birkaç kaliteli bilim adamı var, diyelim Ali Nihat Özcan, bu beyfendi de sık sık ekranlara çıkar. Teknik bir yığın bilgi! Dikkat edin, yeni bir "analiz" has­talığı, aşksız insanlar.

işte bu ASAM, devletimizin derininden milyonlarca dolar para alınıp kuruldu. Göya strateji ge­liştiriyorlar. Hemen hepsini inciğine cinciğine kadar tanırım. Ellerinde çubuk, harita başında bilgi­ler veren bu genç uzmanlar ordusu, eli yüzü düzgün tertemiz vatan evlatları görüntüsü veriyor. Ül­kelerinin bütününü göremeyen, bu ülkeyi bir bütün olarak sevme alışkanlığı edinmemiş, yirmi yıl­dır Güneydoğu'ya raporlar yazıp, artık bu raporları kimlere verip, sağ iktidarların yirmi yıl bu ülke­yi soymasına hizmetleri büyüktür!

Cahillikleri strateji konusunda! Hiç Türkçülük gibi bir strateji olur mu? Bu büyük stratejik proje sonunda çöktü. Rezil oldular. Bosna'da dört yüzbin kişi öldü, bir şey yapılamadı. Çeçenistan iki defa işgal edildi, bir şey yapamadılar, aksine, Rusya'yla büyük bir dostluk kuralım diye strateji ge­liştirdiler. Afganistan topyekün fethedildi, bir General Dostumları vardı getirip götürdüler. Azerbay­can'ın yarısı Ermeniler tarafından işgal edildi, bu sorun hiçbir uluslararası arenaya taşınamadı, Er­meniler hala orada. Türkmenbaşı gibi, Kaddafi benzeri küçük padişahlarla bir yere varılamayacağını gördüler, Kazakistan gibi devasa ülkelerin Rus hayranlığını ve Rusyasız yapamayacaklarını görüp göt üstü düştüler. Başka ne kaldı, birkaç kültür kurumu, iki-yüz üç talebe okuturuz, bu kadar.

Kürt dağlarında yaptıkları gibi ellerine silah verdikleri birkaç silahşörle bu irili ufaklı Türk devletlerinde darbeler dahi denediler, rezil olup, tekmeyi yiyip kovuldular!...

Uyumayın, 1990'lı yılları hatırlayın, bu Türkçü stratejinin devlet politikası olarak hayata geçirildiği günlere, Özallar, Türkeşler bu Türkçü stratejinin sloganını herkese öğretmişti: "21. Asır Türk Asrı Olacak!"...

Doğudan batıya iflas etti bu proje. Şimdi, bu derin devlet kurumu ağız değiştirdi. Yeni bir strateji teklifiyle TV'lerde dolaşıyor. Neymiş yeni stratejileri?

Türkiye, bölgedeki Iran ve Suriye'yle komşuluk ve ticaret ilişkileri geliştirmeli, büyük devlet ol­malı. Fikirleri bu. Büyük ve yeni stratejileri bu. Dünya tarihinde ve her bölgedeki devletler, komşularıyla ticaret ilişkisine girer, bu çok normaldir.. Bunun büyük bir strateji olmakla ne alakası var?..

Bunu uydurup söylediniz diye mi devletten milyon dolarlar alıyor, ekranlarda ahkamlar kesiyor­sunuz.

Üstelik bu yeni stratejiyi takdim ederken lafların arasında tuhaf temkinler, korkular: "Amerika'yı bu stratejiye ikna etmeliyiz. Amerika'dan izin almalıyız!".. Yani, komşumuzla basit bir ticaret yapa­cağız, bunun için dahi Amerika'dan izin alacağız!..

Türkiye'de medya ve bilim adamları uyuduğu, hiçbir şeyle ilgilenmediği için, kimse kalkıp size bir soru soramıyor, iyi de kardeşim, elli yıldır Türkçülük hastalığınızdan dolayı, Arap-Kürt-Molla düşmanlığını yayan, bu ülkeleri tehdit olarak gören, bu ülkelerle ülkemizi savaşın eşiğine geti­ren sizler değil misiniz? Ne oldu, Orta-Asya'dan iş çıkmadı mı?

Bu kurumun başında Ümit Özdağ var, babası 60 ihtilalinin ünlü subaylarından Muzaffer Özdağ. Muzaffer Özdağ, Türkeş'in sıkı arkadaşıydı ama Türkeş'i sevmezdi, o hayatı boyunca orduyla sı­kı ilişkiler kurdu. Oğlu da sonunda bu kurumun başına geçti, Amerikalar'da özel eğitimler aldı, ye­tiştirildi. Ümit Özdağ on yıl var ki Amerika'ya gider gelir. Pentagonla görüşür.

Yine gitmiş. Ceviz Kabuğu programına çıktı. Saatlerce ekrandan Amerikalılar şunu söylüyor, bunu söylüyor, diyor. Göya Amerikalılar bilmediğimiz bir şeyler söylüyormuş. Hepsinde bir "analizcilik, uzmancılık" hastalığı. Bizim bilmediklerimizi gidip Pentagon'dan öğreniyorlarmış.

Tabii kendilerini önemli hale getirmek istiyorlar, devlete, millete, orduya "büyük işler" yapıyor­lar görüntüsü vermeye çalışıyorlar.

Çünkü ASAM, bir fikir firması. Bir düşünce marketi. Piyasayı sağlam kuracaksın. Sonra TV'ye çıkıp bacak bacak üstüne atıp, Amerika onu dedi, bunu dedi, sallayacaksın. Ve Suriye'yle ilişkile­ri geliştirmeliyiz gibi yere göğe koyulmayacak büyük stratejiler konuşacaksın. Ne büyük laflar! Bin yıllık toprağımızla ticareti geliştireceğiz, bu işte büyük stratejiymiş!..

Başka ne yapıyorsunuz, Ermeni iddialarına karşı elinizde kazma Kars'ta mezar üstüne mezar açıyorsunuz!

Bölgemizde Amerika fetihleri yoğunlaşınca "strateji" kelimesi de gizemli bir laf salatası olarak ekranlarda satılmaya başlandı.

Şu ünlü strateji, jeopolitik gibi konularda birkaç basit şey söyleyeyim. Önce, şu Türkiye'nin coğrafi önemi, jeopolitiği gibi laflan yemeyin artık. Basra Körfezi'ndeki şu benzin istasyonları, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlere girin, size Basra Körfezi'nin dünyanın en kritik böl­gesi olduğunu söyleyecek.. Aynı şeyi size Yemenliler de söyleyecek..

Ama birileri karşımıza çıkıp, Amerika'nın bölgedeki yeni hesaplan, gibi laflar eder. Ya da Ameri­ka'nın ünlü düşünce kulüpleri (Think Tank) var. Onların kitabında şu büyülü sözler yazıyor, gibi, alıntılar yaparlar. Gözlerinizi büyütür, hayretle kitabın kapağını açarsınız. Yeni bir bilgi bulmuşçasına ekrandan cahil halka, cahil spikere satar­sınız... Siz zaten Amerika'dan ne duysanız şaşıracak bir zekaya sa­hipsiniz.

Neymiş bu eşsiz bilgiler. Bunları yalnız bizim eşsiz stratejistlerimiz biliyormuş..

Bakın, bugünün dünyasında yeni bir strateji yoktur. Mesela, İngil­tere'nin Çin hakkındaki, Orta-Doğu hakkındaki fikirleri yüz elli yıl­dır, hiç değişmeden aynıdır, İngiltere 1880'de de Çin'in uyumasını, uyanırsa dünyayı yutacağını söylüyordu, bugün de, Orta-Doğu pet­rollerini hesap ediyorlardı, bu topraklarda irili ufaklı devletlerin olma­sını ve birbirleriyle kavga halinde bulunmasını istiyorlardı. Strateji diye değişen yeni bir şey yoktur!.

Yüz binlerce sayfa tartışılan stratejilerin özeti budur. Bu bilgileri sokağımızda her bakkal, her kasap bilir. Bunları Amerika'nın, İngiltere’nin gizli hedefleri, bilinmeyen hedefleri diye ve bir takım bi­limsel laflarla süsleyip ekranlarda satmak moda oldu!

Ayrıca ülkemizde yüze yakın akademik dergi çıkar, bu dergilerin de her biri bir düşünce kulübüdür, yani Think Tank’tır. Bu dergileri­mizin hemen hepsi bölgedeki siyasi hesapların en az ASAM kadar farkındadır, dikkatlidir.

Savaş başladığında strateji-politika biter. Amerikan askerleri Gü­neydoğu'ya girdi yerleşti, bunların ellerinde hala çubuklar. Ameri­ka'nın şu kadar topu, şu kadar tüfeği geveleyip duruyorlar. Savaş başladığında direniş kültürü başlar. Milli güçten, birlikten, dayanış­madan, heyecandan bahsedeceksin. Savaş başladığında Ameri­ka'nın en ciddi gazeteleri fetih-zafer şarkıları-marşları yazmaya baş­ladı. Bizimkiler hala analizlere gark olmuşlar. Amerika Güneydoğu'ya üs kurdu, depolar kurdu, yüzlerce askerini Mardin'e getirip yığdı, ül­ke elden gidiyor, Amerika işgal etmiş, bizimkiler ekranda bacak ba­cak üstüne atmış, derin tahliller yapıyorlar. Aynen şunları söyledi­ler: Spiker soruyor: "Amerika Güneydoğu'ya yerleşiyor..." ASAM uzmanı cevap veriyor: "Evet... hımmm... eeee... mııımmm... şeyy.. efendim... Kuzey Irak'a girmek istiyorlar!".. Bu ne büyük bilgi, biz Yeni Zelanda'ya girecekler sanıyorduk.. Bunları otuz ayrı TV'de sa­bahlara kadar gevelediler.

Oysa yapılacak tek şey vardı, hiçbir uzmanlık bilgisi olmayan hiçbir strateji dersi almayan Urfalı köylüler en doğrusunu yaptı. Amerikan jiplerini yumurta yağmuruna tuttu... Ve ASAM bu bilgiler yüzünden milyonlarca dolar aldı ve Urfalı köylüler tutuklandı!.. Türkçüler Tanrı Türk'ü Korusun diyordu, şimdi Amerika Türk'ü l korusun, oldu, gerçi Kürtler de artık Amerika Kürt'ü korusun de­meye başladı. Korkmayın, İran'ı halledene kadar Amerika hepinizi koruyacak.

Stratejiler yüzlerce yılda oluşur, geliştirilir, bizimkiler on dakikada bir strateji değiştirip, geliştiriyor, hatta, her TV programına ayrı bir stratejik teklifle çıkıyorlar. Kanuni Sumatra adasına 19 kadırga gön­dermişti, bugün hala orada Türk köyleri var, bir Kanuni'nin ufkuna bakın, bir de hala komşularıyla ticaret yapmayı strateji sanan bizim­kilerin haline bakın. Yine de benim en tuttuğum stratejik çalışma Er-bakan hükümetine aittir, bilindiği üzere, Nijerya'yla ilişkilere girmiş hatta milli takımlarımız arasında dostluk maçı yaptırmıştı, gülmeyin, Orta Afrika'ya Osmanlı dahi girememişti, Erbakan girdi. Yine güle­ceksiniz, Türkçülerin "stratejileri" bitince, Erbakan'ın Milli Görüşü­ne başvurmaya başladılar! Milli Görüş öteden beri komşu müslüman ülkeler diye diretir durur... Benim anlamadığım bu strateji der­gisi ve sözcüleri hala Türkçülerin İsrail’e karşı tutumlarını dile ge­tirmiş değiller. Oysa, derginin yönetiminde anti-siyonist söylemiyle şöhret bulmuş Anıl Çeçen var... Yoksa Anıl Çeçen orada kan kusup, kızılcık şerbeti içtim mi diyor... Yoksa yalnızlığından kahrolup, "bin cihana değişmem bu eşsiz Türklüğümü" şiirini arkadaşlarından giz­lice hüzünle mi okuyor...

Gençler, askeri öğrenciler, yalvarırım artık ayılın, bu Türkçülük numaralarını yemeyin, Amerika'nın uşağı olmayın. Ülkenizi bir bütün olarak sevin, herkese bizim, her yere bizim demeyi öğrenin. Bakın ne acı trajedilerimiz, komikliklerimiz oldu. Türkçülük Türk ır­kını savunduğunu söyler, peki Anadolu topraklarının hakiki Türkleri, özbeöz, bozulmamış, melezleşmemiş Türkleri kimler? Cevap: Ale­viler! Peki Türkçülüğü savunan MHP neden Çorum'da Alevilerle iç savaş yaşadı. Uydurukçu Türkçüler hakiki Türklere neden savaş açtı. Bunlardan ders çıkartın. Siyonistler ve Amerikalılar bu toprak­larda siyasetlerini Türkçüler üzerinden kurdu, Türk'ü, Arap’a-Farsa-Kürt’e düşman yapıp, işte şimdi gelip bu topraklara yerleşti.

Bu strateji dergilerini okuyun, ama, birazcık olsun, stratejinin ne olduğunu öğrenin. Mesela, gelin küçük bir ders çalışalım. Artık zihinlerimizde kalıplaşmış, bir daha çıkmayacak, temel kesin doğma­larımızdan birini söyleyip az da olsa tartışalım. Mesela deriz ki, Amerika ekonomisini düzeltmek için başka ülkelere saldırıyor. Pet­rolü kapıyor, madenlere dalıyor, silah satıyor. Bu kalıplaşmış düşün­celere bütün sert ideolojiler dahil herkes inanır. Strateji yazarları da bu konuda fikir birliği içindedir.

Şimdi bu fikri çürütmeye çalışalım. Amerika devasa bir ülke, toprakları, bakir sahaları, madenleri, sanayisi, bilim adamları, üni­versiteleri, borsalarıyla, medyasıyla akıl almaz genişlikte, imkanları olan bir ülke. Bir an düşünün. Bu devasa ülke, kimselere saldırma­dan kendi halinde yine büyük bir dünya devleti olamaz mı? Bal gibi olur. Peki neden, ekonomisini güçlendirmekle başka ülkelere saldır­ması arasında tam bir paralellik kurarız.

Gelin, düşünce kalıplarımızı kıralım, başka türlü düşünelim. Bi­zim gibi zavallı ülkeler, alevi, sünni, Türkçü, Kürtçü, İslamcı, Arap'a düşman, Yunanla savaş halinde, halkını kurşunluyor, halkını sürü­yorsa, çok zayıf, parçalanabilir görüntü veriyor demektir.

Bu ülkelerin karıştırılması kolay demektir. Yani, bizlerin derin ca­hilliği onların iştahını ve savaş şehvetini artırıyor. Bizler ülkemize bir bütün olarak sarılmadıkça, Amerikalarda beş-on adam, bizleri cep­te keklik görür, üsler açmak, iç savaş çıkartmak, sudan ucuz olur!

Yani kapitalistlerin bir savaş makinesine dönmesine en büyük sebep bizim siyasi aptallıklarımız. Bakın dünya tarihine, İskender, Sezar'dan beri, hiçbir ülke, üç ay gibi kısa zamanda Afganistan ve Irak gibi büyük fetihler yapamadı. Bu aynı zamanda şu demek, ya­şadığımız topraklarda dünya tarihinde hiçbir ülke hiçbir halk bizim kadar cahil olup, oyunlara gelmedi. Yıllardır birbirimizi, halkımızı ve komşularımızı tehdit olarak gördük. Düşmanlıkları kaşıdık, halkımı­za işkence yaptık, komşularımıza sudan sebeplerle ne kolay ucuz savaş çığlıkları attık. Birbirimizi, şeriatçı, laik, Kürt, yiyip bitirdik.

İsrail ve Amerikan oyunlarını bozmanın tek yolu, üstümüze kuru­lan stratejileri kırmanın tek yolu, "bir bütün olmaktır".. Halkımızı güç­lendirmek. Eğitim, sağlık, işsizlik, gelir dağılımı gibi siyasi-sosyal ko­nularda ölesiye mücadele verip, banka soygunlarının önüne geçmek ve her bir bireyi mutlu, refah insanlar yapmak... Bu Türkçü strateji­ler, hayatın hiçbir döneminde gelir dağılımını sorun yapmadı, ayrıca, ülkemizde eşitsizlik var diyen herkesi de tutuklayıp hapse attı.

Bir ülkenin kalkınmasında, büyümesinde, parçalanmamasında en büyük strateji, hak, hukuk, insanlık, mutluluk ve eşitlik olarak bü­yümesidir. Bunları tek bir gün gazetelerine yazmayan, bunları tek bir gün düşünmeyen insanlar, yirmi yıldır, elli yıldır başımıza alikıran baş-kesen olup, öldürdüler, cesetlerimizi tarlalara attılar, kurşunladılar.

Geçen şu yirmi yıl, bakın geriye, bunlarla sizi uğraştırdılar mı, si­zin bu sorunları dile getirmenize müsaade ettiler mi? Neye mü­saade ettiler peki.. Birinizi Kürt delisi, diğerinizi Türk delisi, diğerini­zi laik akıl hastası, öbürünüzü şeriatçı manyağı olmanıza müsaade ettiler. Yirmi yıl gazeteler ve ekranlarda birbirinizi bu deliliklerle bo­ğazlamanıza müsaade ettiler!..

Güçlü insanların, güçlü bireylerin, onurun, hakkın, hukukun bir Türkiyesini istemediler, bu ülkenin sosyal sorunlarını sırtlanmış gençlik, partiler, dernekler, sendikalar istemediler. Ve bir yığın stra­tejik hikayeler anlattılar!., işte gördünüz tarih başlarına düştü...

Ülkenizi otuyla, böceğiyle, Edirnesi, Hakkarisi, alkoliği, delisi, eş­cinseli, manyağıyla sevecek, yani bir bütün olarak sevecek bir dü­şünceyi size öğretmediler. Komşularınızı bir "bütün" olarak dostça sevmeyi bu stratejiler size yıllarca öğretmedi. Öyle bir güvensizlik inşa edildi ki, herifçioğlu ta Amerikalardan geliyor, bölgede herke­se güven sağlıyormuş...

Kürtler bize inanmıyor, Amerikalılara inanıyor. Türkçülerimiz bi­ze inanmıyor Amerikalılara inanıyor. İranlılara inanmıyoruz. Amerikalılara inanıyoruz...

Ve Iran, doğunun bu en güzel ülkesi, dört yüz yıldır hiçbir toprağa saldırmamış, dünyanın en barışçı ülkesine, şimdi, karıştırıcı ma­şa olarak devreye giriyor gazetelerimiz, ekranlarımız, Türkçülerimiz, Kürtçülerimiz...

Gelin bu oyunu bozalım. Kürtlerle Türkler, öyle masada, andlaşmayla, afla değil, gerçekten, gönülden, yürekten barışsın. Tam an­lamıyla kemiklerimize kadar kardeş olalım. Birbirimizin boynunu kopartırcasına sarılalım...

Ve Amerikan tankları ülkemize sınırdan girdiğinde, hudutlarımız­da, kol kola, yan yana, aynı cephede, omuz omuza bulsun bizleri!

Eski günlerdeki gibi!..

 

NİHAT GENÇ       03.07.2003

Anasayfaya Dön

LADİN ORMANLARI - Tarih: 14:42 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                               LADİN ORMANLARI

  

Karadeniz otoyolu etap etap hizmete açılacak, ancak, yolun tam olarak bitmesi 20-30 yılı alacak. Dünya coğrafyasının en nadide bu eşsiz sayfası tarihe gömülürken hem suskunuz, hem de artık yapılabilecek birşey kalmadı. Yol çalışmalarını izlediğinizde eşsiz doğa parçası karşısında müteahhitlerin tam bir canavar yöntemi izlediklerini görürüz. En ucuz, en kısa yoldan yolu tamamlamak için doğanın en güzel yerlerine merhametsizce saldırıyorlar. Yerkürenin ilk kurulduğu günden beri tüm kültürleri büyülemiş, Allah'ın ve doğanın eşsiz manzaraları, tarihe karışıyor. Kumsal yok oluyor. Koyulan mendirekler yeniden kum tutmaya başladı, cici sahilimiz oluştu diye seviniyor aptallar. Beş yüz kilometrelik denizi yüzmetre ileriye atacaklar... Nasıl atacaklar, dünyada örneği var mı? Tabii ki bataklığı bizden sonraki kuşaklar görecek. Doğanın yüzbinlerce yılda oluşturduğu enfes koylar, enfes küçük kayalıklar hiçe sayılıyor. Her biri dünya güzeli sahil kayaları yerine kaya parçaları dökülüp, asfaltın altına gömülüyor.


Karadeniz sahili artık İstanbul'un Sultanbeylisi, Ankara'nın Lalahan'ı oldu, bu kadar biçimsiz, tiksinti verici bir çirkinlik. Eskiden insan o yollara düşünce doğanın güzelliğinden için için ağlardı, şimdi, utanarak, mideniz kalkarak geri dönüyorsunuz. Duyan, gören yok. Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük inşaat alanına medyanın, yazarların ilgisi hiç yok. Çünkü cahiller bilmiyor olup biteni. Müteahhitler Karadeniz'i cehenneme çevirdi, gören yok. Ses çıkartan hiç yok. Sahil yolu yapıldığında geri zekalı ve aptal kitleler ne güzel yolumuz oldu demeye şimdiden hazır. Bu yeni yapılan asfalt yoldan İspanya'da, İtalya'da hatta ırak'ta yüzbinlerce kilometre bulabilirsiniz. Bulamayacağımız ve burayı eşsiz yapan, dağların dik olarak denize inişi. Ve ormanla kaplı bu güzelliğin dalgaların içine kadar gömülmesi. Kaybolan bu güzellik. Karadeniz sahillerini güzelleştiren ormanla dolu dik dağların denize hücumu, şimdi, tam denizle dağ arasında elli metrekilk düzlük çekiyorsunuz. Bu inanılmaz, mucizevi doğayı alalade bir Malatya, bir Konya yoluna çeviriyorlar. Karadeniz'in bütün coğrafyalardan üstün, çarpıcı, güzelliği asfalta arabaara, koçlara kurban edildi. "Kalkınma, ilerleme, bina, beton" üzerine beyinler öyle yıkanmış ki, düz bir beton gören, kapkara asfaltı gören kalkınıyoruz diye seviniyor. Eşsiz doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu güzellikleri kimse umursamıyor. Dayanılacak gibi değil.
Karadeniz manzaradır, manzara yokedilmiştir. Karadeniz sahile gümbür gümbür inen dağlardır, dağlar yokedilmiştir. Karadeniz binlerce küçük koyuyla eşsiz, esrarlı güzellikler taşır. Bu minik koylar tamamen kayayla örtülüp, yokedilmiştir. Buna can dayanmaz. Çevre örgütleri, medya, yazarlar suskun, çünkü, ülkelerini, güzelliklerini okumamışlar, görmemişler, bilmiyorlar! Bu kadar cahil oldukları için patronları bunları parayla köpek yaptı gazetelere, TV'lere!


Yani, bugüne kadar, para, ya da fırsat bulup Karadeniz'e gitmemişseniz, Karadeniz'in coşkulu ormanlarının dalgaların üstüne hücumunu görmemişseniz, artık olup biteni kitaplardan okuyacaksınız. Hiçkimseye güzellik gösterecek yer kalmadı. İşte herşey siz yaşarken, siz TV programlarını, o sanatçıları, o gazeteleri okurken oldu. Sizler bu ülkede nefes alıp verirken, elinizden coğrafyanız alındı. Herkes sorumlu bu alçaklıktan. Duymadınız. Ne diyeyim ben size.


Yüzlerce alternatif taşımacılık dururken, her yatırım, her kalkınma hamlesine otoyolla başlamayı isteyen kimlerse artık, sahilleri oydular, değil insanları susturup öldürmek, mapuslara tıkamak, artık dağları, coğrafyaları imha ettiler. Kapkara ormanlarla dolu dağ başlarını kelleştirip kaya ve beton yığını yaptılar. Alkışlayın bu kahramanları, onların gazetelerini alın, onların gazetelerinde yazar olun, onların otomobillerine binin.. Binin, binin..


Ben geçimini sağlayamayan bir yazarım, gücüm, kuvvetim nedir, bir yazmayla olacak iş mi bunlar. Yazmanın çizmenin hiçbir işe yaramadığı büyük bir medya işgalinin sonucunu izliyorsunuz. Özgür basın, bağımsız yazarlığı hiçe saymanın sonuçlarını okuyorsunuz. Önce gazetelerinizi, TV'lerinizi elinizden aldılar, sonra dünyanın en eşsiz doğa parçasını toz toprak çakıl taşına çevirinceye kadar unufak ettiler! Olsun canım, siz de gider Rodoslar'da tatilinizi geçirirsiniz!.


Kimseye kızacak, karşı koyacak gücüm kalmadı.. Bu merhametsizlik karşısında kemiklerim hamur gibi, mecalim kalmadı. Şimdi çok iyi anlıyorum, insanlara, gurur, onur, bağımsızlık, güzellik duygusu öğretmeden, yatırım, kalkınma, ilerleme anlatmanın tam bir zebanilik olduğunu..


Bu faciayı geçen yıl yazdım, tek bir köşe yazarı ilgilenmedi, tek bir yazar ilgilenmedi, yazarlığı bırakacağım dedim, inadım inad. Birçok köşe yazarına olup biteni özetleyip gönderdik. Sayfalarında yer açmadılar. Bu kadar eşsiz güzellik taşıyan coğrafyayı bu aptallara teslim edince, olacağı budur. Demek ki, onu bunu köşeyazarlığı atamak, tayin etmek, basit bir torpil konusu değil. Duyarlı olmak, coğrafyayı tanımak, bütün bu soylu terbiyelerden geçmeden insanların eline kalem vermek tam bir canavarlık! Bir küçük haberi hala çıkmıyor!

Bunlar nasıl ekmek yiyor, bunlar bizim gibi normal insanlar gibi çay içiyor, çocuklarıyla konuşabiliyor mu? Hadi siz alın bu kalemi. Siz söyleyin. Peki neden bu kadar mahkeme açılıyor bana. Ülkemizde olup bitenleri söylemek suç mu? Neden önümüzü kesmeye çalışıyorlar. Bunları söylediğimiz için bizleri paramparça etmeye uğraşıyorlar, dergimizi, bölüyorlar, adamlarımızı ayartıyorlar, her türlü entrikalar deniyorlar. Yaşamımıza izin vermiyorlar.

Şimdi bana söylenen şu. Sen bunları söyleme, seni Nazım kadar şöhret yapalım. Ne yapacağım. Susacağım. Ulan, sanki elimde kimsenin bilmediği derin devletin gizli raporları varmış gibi. Gördüğümü herkes görüyor, sadece kimse yazmıyor, çünkü bütün dergiler, gazeteler işgal altında. Otobüse binip gidin, siz de görün.
Çok gizli belgeleri ele geçirmiş bir gazeteciymişim gibi bana teklifte bulunuyorlar. Hiç gizli belge yazmadım, çünkü, gizli belgelere ulaşacak kadar gücüm, kudretim, adamlarım olmadı. Demek ki, hasbelkader derinlerden haber alan gazeteci türü olsak hiç dayanamayacak çekip vuracaklar bizi.

 

Bütün bilgilerimizi toplayıp yeni baştan konuşalım. Dağlar, kapkara ve sık ormanlar, geniş ağaçlar, deniz ve dalgalar iri kaya ve iri dağ gövdeleri, bunlara tabiat denir, insana yücelik, güzellik derinlik gibi ilahi duygular verir. İnsanlar, Tanrıya, ötelere, coşkuya, estetiğe, çalışmaya, aşka, buraları görerek, yaşayarak ulaşır. Ey benim aptal milletim. Coşkuyla didinip çalışan fırtınalı ruhları bu muhteşem tabiatın rüzgarları ve güzellikleri yaratır. Bu aşk dolu, coşku dolu sahilleri, ormanları ırmakları göstermezsek, insan yetiştiremeyiz. İnsanlar eğitimini, tabiatın muhteşem bu esrarengiz ve kıran kırana heyelarından, rüzgarlarından, dalgalarından, bulutlarından alır. Bu beton yığınlarından neyi alacaklar! Ulusoy'un, Koç'un arabaları satınca bok mu olacak! Bok çuvalından milyonlarca genç beyin! İki feribot, bir tren, ya da tünelle dümdüz İç Anadolu'ya açılmak varken, bu eşsiz tabiatın ırzına geçmek kimin fikri! ANAP'ın, Özal'ın, Demireller'in, Çillerler'in, sağcıların, gerizekalı gazetelerin, dangalak sürüsü köşeyazarlarının fikri. Bu utanç dolusu insanlarla dolu bir coğrafyada yaşamak imkansızlaştı!
Benim dangalak cahil halkım. Doğanın milyonlarca yılda oyup güzelleştirdiği o küçük sahil kayacıklarına iyi bakın. Mikelanjo'nun bütün eserlerinden daha değerli olan, eşsiz doğanın milyonlarca yıldır oyduğu, üstünü kadifemsi yosunlarla örttüğü yüzbinlerce irili ufaklı kaya parçalarını, birkaç dolar uğruna beton altına gömdünüz. Dalgaların, denizlerin, balıkların, yosunların, ormanların, sellerin, milyonlarca yıl çırpınıp çırpınıp güzelleştirdiği yüzbinlerce deniz kayası, sahil kayasının üzerine acımasızca dozerlerle gittiniz! Müteahhitler, ağızlarının suyunu akıta akıta vahşet gösterisi yapıyor, seyderiyorsunuz. .iklerini dünyanın en güzel sahilinde sallaya sallaya geziyorlar, susuyorsunuz. Tek bir çiçeğe dokunmamış, bir kitap okumamış insanların eline binlerce dozer verirseniz, olacağı buydu. Yeryüzünün en güzel giysisi ormanlardır ve bu inanılmaz yeşil sadece Karadeniz'de denizin üstünü ağaçla doldurmuştu, nasıl kıydınız! Dozerler, kepçeler, öküz müteahhitlerin cinsel organı. Doğa, orman, ağaç demeden saldırmaktan zevk alıyorlar. Yüz tane körpe manken kıza rağmen Kadir İnanır bey, nasıl doymamışsa, müteahhitler de aynı doymaz cinsel hastalıktan saldırıyorlar. Dağlarımız, taşlarımız müteahhitlerin kepçelerle saldırganlıştıkları yatak odaları. Hem düzüp, hem parçalayıp, hem de para alıyorlar. Bayındırlık bütçesi müteahhitlerin haremi, mahremi... Kıyıcılık taşıyan bu dangalak ruhlar, para, iktidar bulduklarında nasıl despotlaştıklarını görüyorsunuz, kurbanları dün insanlardı, bugün Anadolu coğrafyası. İnsan denen azgını eğitmezsen, zenginlik ve rütbe için bir toplumu toptan fuhuşa sürükler, toptan köle eder, toptan soyar, toptan öldürür, toptan satar! Alın başınıza çalın! Doğada birgün yaşamamış insanlarla doğayı konuşmak imkansız, kime, neyi anlatıyoruz. Bu coğrafyaların en güzelinin imha etme projesinin adı: Türk mucizesi! Büyük Türk milleti, yolunuzla övünün, şişinin, gurur duyun, bir de açılışına yüzbinlerce Türk bayrağı getirin, süsleyin asfaltlarınızı! Dağ başını marşları çalın.


Trabzon'dan otuz kilometre içeri Maçka, Maçka'dan sekiz-on kilometre içerde dünyanın eşsiz kültür miraslarından Sümela Manastırı gizlidir! Manastır'dan tepelere kadar yirmi-otuz kilometrelik alan, enine ve boyuna aynı zamanda doğal milli parktır! Piramitler gibi, Çin seddi gibi, sayısı yedi-sekiz olan inanılmaz harika eserler içindedir. Hem fotoğraf, hem de kameralar Meryemana kilisesinin derin etkileyiciliğini veremez. Dağın içine, kayalara oyulmuş ve yirmi dakika dik yürüyüşle tırmanılan tepedeki Sümela Manastırı'nın yerden çıplak gözle görünüşü etkileyici, akşamları ise ürperticidir. Velhasıl, Sümela Manastırı'na kadar gitmemişseniz, bu yapının çarpıcılığını fotoğrafla, kamerayla anlamanız mümkün değildir. Öncelikle dik orman içlerinden kaya parçaları gibi dökülüp gelen suyun gürültüsünü duymamışsınız demektir! Sular bu toprakların hiçbir bölgesinde bu denli kudurmuş yamaç aşağı dolu dizgin akamaz. Ormanda gizlenmiş bütün deliliklerin, vahşiliklerin sesini sert kayalara çarpa çarpa kulaklarınızın içine sokuverir. Bu topraklarda yaşayan çoluk, çocuk, anne, baba, öğretmen bu muhteşem dağları ve çağlayanları ve ormanları görmemişse, ülkesini tanımıyor demektir! Ülkemizin Selimiye gibi, Ayasofya, Süleymaniye, Divriği Ulu Camii gibi birkaç büyük mirasından biridir, ormanlarıyla, yalçın yükseklikleriyle insanlığın büyük mirasları içindedir. Sümela Manastırı'nın büyüklüğü, binanın mimarisinden değil, mimarinin dağın yüceliği ve yükseklik duygusuyla bütünleşmesinden gelir. Sümela Manastırı'ndan Zigana tepelerine kadar sık ormanlarla doludur ve birçok tepe, balta girmemiş orman ayarındadır. Çünkü bu sert ve dik tepelere ulaşmak, çıkmak, mümkün değildir. Ülkemizin en sık en kara ormanları burdadır. Sümela Manastırı fotoğraflarında gördüğünüz kayadan fışkıran ağaçlar Ladin ağaçlarıdır. Bu toprağın gururlu ağacı ladindir. Ladin'i söküp aldığınızda tepeler kelleşir, yerine başka bir tür yetiştirmek imkansızdır. Bu tepelerde, ayılar, kurtlar ve karacaların da şöhreti büyüktür.. Kurtları yazın Bayburt, Gümüşhane ovalarına iner ve kışın dönerler. Burada yaşayan Karacalar ve yöre halkının sığın dediği geyik yavruları meşhurdur. Ulaşılması, sayılması, kontrolü mümkün değildir. Ayıları, sizler saldırmadıkça size saldırmaz, siz yine de dikkatli olun. Ülkemizin hiçbir yöresinde bu kadar çoklukta ayı, kurt, karacanın bulunması mümkün değil.


Ulaşılmaz yüce tepeler ve yağmur ormanları! Maçka'dan Zigana'ya uzanan kapkara ormanlar hala bilinmeyenler ve hala el değmemiş esrarengiz, büyüleyici güzellikler taşır. Doğu Ladinleri'ni mutlaka görmüşsünüzdür. Çam türüdür. Çam ağacının tıpkısı olduğundan çam deyip geçer yöre halkı. Ancak, çamların en soylusudur! İğne yaprakları çamdan küçük ve uçları iğne gibi değil, kütüktür. Elli altmış metreye kadar ince uzun büyürler. Gövdeleri çam gibi çatlamış kabuk kabuk değildir. Reçinesi çok az, lifleri sık olduğu için çok değerlidir. Bu tepelere tutunmasının sebepleri derindir! Önce "yağmuru" çok sever, sonra rüzgarsız yapamaz. Çünkü ladinler kendilerini budayamazlar. Her mevsim kuruyan dallarını mutlaka sert rüzgarlara kırdırıp söktürmek zorundadır, yoksa, kuruyan dalların çürümesiyle ladinler ölebilir. 1935'li yıllarda Trabzon sahilden Maçka sınırlarına kadar otuz kilometrelik alan işte bu ağaç kabuğu hastalığından ikiyüz bine yakın ağacı kurban verdi ve bu bölge bugün orman olmaktan çıkıp basit bir yeşilliğe dönüştü! Ormanlar artık Maçka'dan başlıyor!

Ladinlerin Zigana için değeri paha biçilmezdir, önce, manzarası, yani, soylu görünüşleri, yani, kayaların dahi içinden fışkırıp boy atması, bilinen tarih içinde bu tepelerin ruhunu, karakterini, toprağını, kayasını, yağmurunu en iyi bilen, tanıyan ağaç olmasıdır!


Ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Ladinlerin midesi şişmez, gövdeleri genişlemez. Eklemleri, kemiği dümdüz, bir kalem beyfendisi, düzgün fiziğiyle o tepelerde ne arıyor sanıyorsunuz. Sinirlerinden ve damarlarından zekilik ve lacivert bir yakışıklıık akar! En sert rüzgarları aldığı halde yıkılmaz, bükülmez. Gözleri belki kan çanağına döner, kararır, koyulaşır, ama, ne kadar tehlikede olursa olsun kendini bırakmaz! Bıraksa da, bir kere bırakır kendini, aşağısı uçurum, hiç şansı yok. Kayaların içinde büyüyecek toprağı nerden buldu diye şaşarsınız! Soylu ladinler, milyonlarca yıldır bu tepelerde özgürce yaşıyorlar! Dağları tepelerinden sarmış kapkara örtüsünün güzelliğini düşünün. Siyah bir canlılık ve simsiyah bir ateş getirir. Karşı konulmaz bir buğulu hüzünle boğulur tepeler! Başınızı kaldırıp baktığınızda ruhunuzu kamçılar! Ladinler hep başları kalkık, Karadeniz'den gelen dumanları, yağmurları, rüzgarları bekler. Gizlice ağlatır hepimizi. Bu kadar kara, bu kadar yüce, bu kadar yüksek, bu kadar dimdik nasıl kalabilir bu ağaçlar! Dağların soyulmasına fırsat tanımaz, eteklerindeki karacaları, ayıları, kurtları, domuzları gümbür gümbür derelerinden, sert fırtınalarından korur! Yani... Hani derler ya, yeniden dünyaya gelsem... Bir ladin gibi o tepelerde yükselsem derim. Kayaların kalbinden! Omuzlarıma otursa yağmur bulutları.. İnce, uzun yapılı, kusursuz güzelliğim, her gelip geçen bulutu ayartsa... Gece, sabah ve akşam, o sağlıklı, gürbüz, o sert ve masmavi dumanlı başımı eğmeden durabilsem, öyle tanrıya yakın ladinler gibi. Çekicilik, güzellik, şehvet, eğlence, oyun değil... Gururla ladinler, hiçbir kirli işine bulaşmadan bu sefil dünyanın, o kayadan tepelerin kalbinden yükseliyor hala! Heyecan budur! Ruhlarımızın ahlaksızlık ve rezilliklere karşı inanılmaz direnci burada güç kazanır! Biraz sonra, sopa ve değnek olacak ağaçlara hiç benzemez ladin! Hala, eski tren yollarında yüzyıla rağmen yıkılmamış çürümemiş telgraf direklerine rastlarsınız, bilin ki, bütün bu teknolojiye, betona rağmen, bükülmeyen Ladin ağacıdır onlar. Ladinler yalnız yükselmeyi sever!.. Gövdelerine kimse uzanmasın diye, aşağıdaki dallarını kıra kıra! Dokunulmazlık ister! Rüzgar görünce, telaş, panik ve öfkeye dönüp, şiddetle çıldıran, çırpınan ağaçlara benzemez! En sert rüzgarlar karşısında bir kral gibi hiç konuşmadan etkiler insanları! Ladinler, yüksek ruhlu eski insanlar gibi kendi yalnızlıklarına kutsal şiirler okuyup, sağlam karakterleriyle kendilerini baştan çıkarır! Kimseye tenezzül etmeyen bu mağrur ağaçların üstüne yıldırımlarla inseniz, kasırgalarla saldırsanız, ruhunun gevşemesine, korkmasına asla müsaade etmez. Ladinleri, koparıp başka dağbaşlarına dikseniz, durmaz. Hayatın tadı, doğduğu bu yüksek memlekette yükselmektir! Alıp başını gurbete gidenler, öfkeden bağırlarını yırtar, ya da azaplar içinde delirirler. Ladinler, kendi bulutu, dumanı, kendi kasaba, köyünden aşkların peşindedir! Büyük fethin, büyük yiğitliğin, kendi doğduğun tepelerde yükselmek olduğunu en iyi ladinler bilir! Ladinler dağbaşlarımızın zarif erkekleridir!


Nerde, ne zaman, ne kadar yalnız ve çaresiz kalırsam kalayım, orada, o tepelerde, memleketim, vatanımda, işte yükselmiş derim, kayaların kayaların kayaların kalbinden soylu aşkım, ladinler derim! Toprağımızın, dağlarımın en güzel bayrakları, yine çıldırmış, rüzgarlarını bekliyor, derim! Bu eşsiz kara ormanların güzelliği, değeri üzerine size kitaplar yazmalıydım, özür dilerim. Bu yalçın tepelerden şaşırmadan, hayret etmeden, büyülenmeden geçivermek mümkün değildir. Tabiatın en güzel organıdır dağlar, ağaçlar. Onların görünümü bozulacak diye ödümüz kopar. Tanrı, kıyımıza, köşemize mutlaka bir güzel orman koymuştur! Ama ladinler başka.. O kadar müthiş, sert görünüşleri vardır ki, onları ormanından ayırıp bazen süs ağacı diye, parklara, apartman önlerine dikerler. İşte derim, paraya ve şöhrete tamah edip, ormanını, tepelerini terketmiş, satılmış ağaçlar! Güllerin, palmiyelerin yanıbaşındaki süs ladinlerini hiç sevmem! Ladin dediğin kaya tepelerin içinden ve en tepesinden upuzun, dimdik fışkıracak! Sabah akşam kollarını kopartmak için en sert rüzgarları bekleyecek! Ancak, orman ve ağaçlar ve tilkiler, artık çocuk kitaplarının teorisi olarak kaldı. Gerçek bir soyluyla o dağbaşlarında bir akşamüstü karşılaşmaya kimse cesaret edemiyor!


Mideleri açlıktan guruldayan Orta Anadolu'yu gördükten sonra insan Karadeniz'in bu eşsiz kara tepelerine tapınıyor. Gür ormanlar, gürül gürül sular! İnsanı içten içe coşturur. Neden tepelerden dökülen bu sular bizi sevindirir. Neden bu kapkara ormanları görünce, içimizde tarifsiz mutluluklar buluruz. Kalbimiz, ruhumuz onların içinde bir yerde saklı gibi.. Ruhlarımızı sürekli uyaran ve ayartan bu muhteşem tabiat hala topraklarımızın içinde ve hala gürül gürül yaşamakta! Yağmur tanelerinin her biri ladin ağacının küçücük ignelerinde bir mücevher, bir pırlanta taşı gibi parıldar. Ormanın beyaz şarabı gibidir yağmur. Bulutlar, tepelerden geçiveren lüks kupalı eski zaman arabaları gibi. Ah bu yağmurları bilmezsiniz, ne şehvet düşkünüdür onlar. Geceyi birlikte geçirdikleri o kapkara ormanlara yayılan, hayale sığmaz, göz kamaştırıcı binbir tür sarhoşluk taşırlar! Şapşal hayvanlar yaban domuzları ve ayıların yağmurun ve rüzgarın gürültüsüyle oraya buraya kaçışması, kara ve sürmeli gözlü karacaların çıplak ayakla şakırdayan derelerin üstünden atlaya zıplaya koşuşturması, topraklarımızın ve dağlarımızın en güzel şarkılarıdır! En heyecan vericisi ruhlara! Ve ladinler! Anadolu toprağının en soylu, en kibar ağaçları! Yüce dağ başlarında, bu denli incecik ve upuzun duruşları, bu denli centilmen ve her rüzgarda kırılışları! Kalem gibi ince ve upuzun boylu bu ağaçlar çok şey öğretir bize! Aklın, inceliğin, zaferi gibidir Ladinler! İnce, uzun, kibar duruşları, sanat zevkimizi büyüler, çünkü ladinler, sanki orada doğmamışlar, şehirden, bilmiş, okumuş, bakımlı insanların, dağbaşlarına gidip yerleşmesi gibi, burunları havada, dik, ince ve neden yaşamak için en sert rüzgarlarını çağırırlar Karadeniz'den!
Ve şimdi.. Nasıl başlasam.. Tek cins ağaçlardan oluşan ormanlar biyolojik zararlılara karşı son derece hassas. Milyonlarca küçük böcek, ülkemiz tarihinin bize bıraktığı bu en büyük mirası elimizden alıyor. Sordum, soruşturdum, okudum, inceledim. Bütün büyük ormanlarda aynı tehlike var. Ancak, o ormanların sahipleri büyük savaş veriyor. Çok ciddiye alınıyor, büyük bütçeler ayrılıyor, halklar, aydınlar, ormanları kurtarmak için tam bir seferberlik halinde, öyle ki, ormanlar, kimya labaratuvarlarına dönmüş durumda.
Çok, çok acı haberlerim var, kardeşlerim. Hiçbir yerde yazmıyor, kimsecikler bilmiyor. Ladinler yokoluyor. Bir imha savaşı. Bu inanılmaz felakete can dayanmaz. Zigana dağları kelleşiyor. Bir büyük böcek savaşı. Böcekler dağları imha ediyor. Milyonlarca böcek ladınleri usul usul yiyip bitiriyor. Felaket ilerledi, ilerledi, yedi-sekiz tepeyi tamamen yedi bitirdi. Orta Anadolu gibi kıraç, bozkır tepeler ne arıyor oralarda, bir sorun! Böcekleri yemesi için suni böcekler üretildi. Suni böcekler doğal böcekler kadar hızlı üretilmiyor, baş edilmiyor. Tabiatı tümüyle mahveder korkusuyla ilaç kullanılamıyor. Bu böcek savaşını üç-beş orman bekçisi veriyor, daha binlercesi lazım. Bu dağları, bu ormanları çok ciddiye almamız lazım. Henüz tek bir siyasetçi, tek bir devlet adamı, tek bir gazetecinin haberi yok. Şimdi Aydın Doğan'a gidip 'ladin' desem, anasına küfrettiğimi sanıp yine beni mahkemeye verecek, ama 'kereste' desem, belki gözleri açılır. Gazetem yok, elimde fotoğraf makinem yok. Gidip bozkırlaşmış ve üzerinde tek bir ağaç dahi kalmamış tepelerin resimlerini çeksem. Ülkemizin en eşsiz hazinesi, en derin manzarası çürüyor. Kellik gittikçe yayılıyor. O toprağı fetheden Fatih, tek bir ağaç kesenin başını keserim, demişti. Ve o topraktan içeri ormanların sıklığından yürüyememişti ordular! Bu ladinleri böyle tek başına, böyle sahipsiz, böyle zavallı kimler bıraktı. Maçka gibi yağmur ormanlarının göbeğinde kelleşmiş tepelerin esrarını kimsecikler sormuyor. Uzmanlara gidip, burada neler oluyor kardeşim, diyen yok. Elli yıl sonraya yirmi-yirmibeş tepe daha kelleşir ve Zigana'nın eteklerinde ağaç kalmaz. Uzaktan değil, yanlarına gidip ve tek tek izleyin ladinleri, faciayı göreceksiniz. Dağbaşlarında böcekler büyük bir kavga kurdu. Koskoca ladinleri yiyip bitiriyor. Milyonlarca böcek, umursamazlığımız, habersizliğimiz ve bilgisizliğimizden faydalanıyor.

Bilgisizliğimizden, dağ başlarımızın en soylu ağaçlarını böcekler kemirip kemirip çürütüyor. Şimdi bana sorsanız, işsizlik, ekonomi, banka hortumlama, bu ülkenin en büyük derdi, nedir diye. Bu dağbaşlarını sarmış milyonlarca böcek ve bunlardan habersizliğimiz, derim. Böcekler değil, cehalet yiyor! Ladin ne kasırgalara, ne heyelanlara, ne sellere karşı dayandı, ama habersizliğimize dayanamıyorlar!


Ormanların ve ağaçların da bir yaşama biçimi var, onların da, tiyatroları, oyun salonları, kafeleri, eğlence partileri var. Çok yakından kameralarla izlemezsiniz, göremezsiniz. Yabancı kanallarda keyifle binlerce belgesel izlediniz, hiç sormadınız mı, bu adamların işi nedir, bu böceklere, otlara milyon dolarlar yatırıyor. Sizler milyon dolarlık kameraları Seda Sayanlar'ın götüne takmış dolaşıyorsunuz. Ya da arada bir yıllık izninizde keyif olsun diye çoluk çocuk Zigana tepelerinde manzara resmi çekiyorsunuz. Gazeteciler cahil, atlas, coğrafya dergileriniz cahil.
Ben henüz on yaşındayken, kışları o ormanların soğuk salonlarında dolaştım. Biliyorum. Yazları, o ormanların sünger topraklarına uzandım, yattım. Biliyorum. Değil, kurtarmak, ayağa kaldırmak, oraları korumak. Öldüğünden haberimiz yok. Ben bu yazıyı, birileri gider, bakar, tedbir alır diye yazmıyorum. Kendi toprağıma, son bir tören, son bir ihtiram duruşu, olsun diye... Büyümem, yetişmemde, öğrenmem, coşkulu ve ateşli bir yazar olmamda, bana inanılmaz sonsuz heyecanlar katan ladinlere selam olsun diye yazıyorum. Bu medyadan, bu siyasetçiden, bu bürokrasiden hiç umudum yok. Bizden sonra gelecek nesiller ladinleri hiç görmeyecek, ya da, birkaç tanesini süs bahçelerinde diker, tanırlar. Varsın görmesinler. Ben gördüm. Deliye döndüm. Öyle bir delilik ki... İşte hala buralarda debelenip duruyoruz!


Karadeniz'in o taşkın, yerinde duramayan, dünya fatihi, hayat delisi çocukları, bu pervasız delikanlılar, en şiddetli duyguları, en karşı konulmaz arzuları, delirmiş bu koşturma zevkini şu sizin bozuk manyak milli eğitim okullarınızdan mı alıyor sanıyorsunuz... Bu insanları ateşlendiren, coşturan şey nedir?
Bağımsız, coşkulu bir insan, bir yazar nasıl yetişir, sordum, soruşturdum, kitaplar okudum, uzmanlara danıştım. Akıl, mantık, bilgi, yetenek, belki, hepsinden birazcık. Ama işin doğrusu. İşin doğrusu. O kapkara ormanların derin ruhunda saklı. Ancak ve ancak ladinlerin çırasıyla nesilden nesile ruhları tutuşturan ve en sert rüzgarlara karşı tepelerde alevlenen ormanların gizli bir meşalesi var...


Uçurum başlarında kara ladinler! Tehlikeli bir gerilimle kara mızraklar gibi diklenirler bulutlara, göklere! O tehlikeli gerilim. O düştü, düşecek, umursamadan diklenişleridir, ladinlerin soylulukları! Varoluşumuz için oksijen arıyorsak, kartal ağzı gibi keskin uçurumların başında kara ladinler gibi yıkılmadan durmayı öğrenmemiz şart! Bıçak gibi keskin mermer tepelerinde geceyi tek başına dimdik yükselerek geçiren kapkara ladinler! Sabah olunca yalçın tepelerin kalbinde, kaya damarlarında masmavi dumanlara sarılıp binbir zevkle sevişen kapkara ladinler! Kanımın ateşi oldu senin yüce heybetli o gerilimli alnındaki alevin! Bir kaya çatlağı toprağından bir büyük ülke kadar sevinçler bulmayı senden öğrendim. Kanımın ateşi oldu senin o bulutların arasında kaybolan umursamaz başın. Kanımın ateşi oldu senin o rütbe, nişan, çelenk, sarmaşık, çiçek kabul etmeyen, dimdik, soylu, kamçı gibi diklenişin. Soylu yükselişin hayatımın en büyük macerası oldu. Yolu düşüp, oralardan geçen yolcular hep sormuştur, bana. Bu mermer kayaların içinden bu sert ağaçlar nasıl büyür. Bıkmadan, coşkuyla anlatırım. Belki, parkta, bahçede, ovalık yerde, boynun bükük, eğri, çürük, yıkık ağaçlara rastlarsınız. Ama bu sert tepelerde, sulara, heyelanlara, fırtınalara karşı ayakta kalmanın tek yoludur, dimdik durmak. Ölünceye kadar, boynunu bükmeden eğilmeden, aşağıya bakmadan durmak. Alnımın ateşini, o soylu diklenişinden aldım. Pis yataklar, kirli çarşaflar içinde büyüyenler ne bilsin seni. Alnımın ateşini senin o çelik gövdenden aldım. Kalemime, mürekkebime dolup dolup boşalan bu ateşleri, ruhumu sabah akşam yakan bu alevleri senden aldım.


Hangi parayla hangi şöhretle alabilirdim senden o yakışıklı kusursuz heybeti! İşte büyüttün beni. Sıcak yatak, kucak düşkünü yapmadın beni. Memleketim, toprağım benim. Duy sesimi. Bu evladını, kütüphaneler değil, uçurumların büyüttü. Uçurumlardan düşerken, bu evladını, işte bu soylu ağaçların boynundan sarılarak tuttu!

 NİHAT GENÇ

 

Anasayfaya Dön

Hayvan Kaynakları - Tarih: 14:39 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                                       HAYVAN KAYNAKLARI

                                               (Taşkafalar)

 

Ne zamandır TV'lerde ateş üstünde yürüyen, ip atlar gibi cam kırıkları üzerine atlayan kurum elemanları görüntülerini hayretle izliyoruz, sapsarı saçlı kız, tabanları yara bere içinde kuştüyü gibi uçuyor ateşlerin üstünden ve savaş kazanmış bir general gibi hayatının en büyük şeref, onur rütbesini nihayet kazanmış gibi seviniyor. Ne zamandır gazeteler, cici bir ek, "insan kaynakları" ilavesi veriyor. Ne zamandır kurum içi eğitimleri guru tabir edilen, enerji, güç, basan, hipnotik konuşmaları bu lanetli dünyadan tek kurtuluş yolu gibi anlatıp, çok şiddetli el, kol, yüz hareketleriyle hokkabazlar gibi gösteri sunan adamlar veriyor!

Çok para kazanmak isteyen mankafalı gençlere kapitalizmin "acemi eğitimi" bunlar. Mesleğinizde ilerlemek istiyorsanız, özü sözü doğru kitaplar okuyun, adamları dinleyin. Kor ateş üstünde yürüyememek korkusu sizi daha çok kamçılar. Giydiği terliğin hışırtısından korkan insanlar daha başarılı olur. Endişelenmeyin, hipnotik telkinle canı yanmaz, hacıyatmaz bir kukla gibi ateş üstünde yürümek, duyu ve duygularını hiçe sayarak, hayatta bir bok yiyemezsiniz.

Ne zamandır kitapçıların büyük bir rafını yine "Daha İyi Nasıl Motive Etme" ya da "Kendini ve Başkalarını Motive Etmenin 1001 Yolu" adlı kitaplarla dolduğunu görüyoruz, harıl harıl alınıyor bu kitaplar, sabahları bir bardak zeytinyağı için, akşam yemeğinden sonra bir kadeh içki, daha iyi gelir, dinleyen yok. Bir iş sıtması. Bir çalışma tedavisi...

Ne zamandır gazetelerde New York üniversitesinde okumuş "Yönetimde Güncel Sorunlar", "Takım Çalışmalarını Başarıya Götüren Faktörler", "İnsan Kaynakları Verimliliğini Artırma Yöntemleri" gibi aynı başlıklar, aynı kalemden çıkmış yüzlerce makaleye tanık oluyoruz. Zevksiz, sıkıcı, ama sanki içten içe bir hava değişiyormuş gibi. Birileri neden genç elemanların karşısında ağzından salyalar fırlayarak, iş, kaynak, üretim gibi kelimelerle bağırıp, hepimizi şaşkınlığa sürüklüyor. Kütük gibi boğuk, katı sesiyle sürekli "daha çok, daha fazla" diye bağıran tuhaf adamlarla doldu ortalık!

Ve ne zamandır işyerlerinde marşlar çalındığı, portakal suları içildiğini, sabah sporu yapıldığı, "takım", "ekip", "biz bir aileyiz" kelimeleriyle, lokantalarda dahi topluca uzunca masalarda oturulduğunu görmekteyiz. Hepsinin dişleri sağlam, ellerinde küçücük paketler, hiçbiri şapırtada şupurdata yemiyor, hepsinin elbiseleri ince gecelikler gibi ve kocaman kocaman büyük laflarla konuşuyorlar, birşeyler değişiyor ülkemizde!

Durmaksızın "başarıdan", "alkışdan", "ödülden" konuşan, utanç ve sıkılganlıktan dünyanın en ifrit suratlı şeytanı gibi ürken, rahata, lükse düşkünlük, karın tokluğu vaatleri-vaazlarıyla, yeni, yepyeni bir din doğmakta. Yeni dünyanın fatihleri, alçakgönüllülükten, gözyaşından, zerafetten, sakinlikten, içli, duygulu, kırılgan bir insan olmaktan nefret etmekte, onlar bir "ekip", çelik gibi, kasırga gibi gözlerle keskin bir bıçak gibi hepimizi kesmekteler. İyi kalpli adamlar, uzay boşluğuna fırlatılıp, yerini "dolar zengini", "başarılı adam" imajlarına bırakmakta!

Şu cümleleri hergün bir "İnsan Kaynakları" sayfasında okumaktayız, içinde çirkin, esrarengiz, anlaşılmaz sözcük yok, kan, kavga, bozukluk hiç yok.. Buyrun: "Etkili, Sağlıklı Müşteri İlişkilerinin Altın Adımı, Kendi Kontrol Etme Becerisi Kazanmaktır": Madde 1 / Kendini Tanıma. Madde 2 / Kendine Güven. Madde 3 / Sabır... Madde 4 / Soğukkanlılık, Madde 5 / Hoşgörü.. Tarikatların tesbih duası gibi, hergün binlerce bu mücevher sözler tekrar ediliyor. Tabii ki yoksullar soğukkanlılık, hoşgörü alamaz, sabırlı olamaz, çünkü, açlık, yoksulluk telaşlı bir şeydir.. Dünyanın en büyük mükafaatını işte şirketleri onlara vaadediyor: Kendine Güven...

İşyerlerinde, seminerlerde işte bu hikmetler, atasözleri gibi, kısacık cümleler duvarlara asılmakta ya da Amerikalar'da devletin parasıyla okumuş doçentler, bilim adına sabah-akşam dünyanın mucizesi bu sözleri tekrarlayıp para kazanmakta. İşte şu tür: "Ne kadar uzağa gittiğin, gittiğin istikamet kadar önemli değildir!"... Doğru mu, yanlış mı, nedir, Türkçesi, vurgusu, söylenişi önemli değil, öyle bir hikmet ki, bu cümlenin bize mealini-çözümlemesini yapabilecek bir şeyhe, guruya, karizmatik bir lidere tabii ki ihtiyacımız var, ya da Amerika'da büyük bilimler öğrenmiş doçentimiz, gece boyunca otel odasında elemanlarına bunları söylediğine göre, vardır elbet bir hikmet!

Dinleyin şu cümleyi: "Sağlam zemindeyken rotanı gözönünde tutman, gerekirse değiştirmek için düşünüp taşınman, kaygan zeminde paniğe kapılmadan daha iyidir"... Ya da: "Hayal kurmanıza müsaade edin. Belki gerçekleşir.." İşte bu cümlelerle dolu dosyalar, "İnsan kaynaklarına" hizmet adı altında kurumlara satılarak, seminerlerde anlatılarak paralar kazanılıyor, yurtdışından pop sanatçısı gibi gurular getirtiliyor. Bu cümleleri okuyan elemanlar motive olacak, liderliği öğrenecek, etkili müşteri hizmetlerinde bulunacak. Terden sırılsıklam, kızgın bir ütüden beter suratlarıyla Boğaziçi, ODTÜ bitirmiş gençler de dinlemekte. Alın bir sarsıcı cümle daha: "Engel, hedefinize kitlenmeyi, durduğunuzda gördüğünüz şeydir!"... Ya da: "Kazananların suçlamalar için vakti yoktur. Onlar gelecek düello için meşguldürler..." ya da: "Deniz yükselip taştığı zaman beraberindeki herşeyi kaldırır!"..

Artık tarikatlaşan bu kurumların motivasyon hikmetlerinde beni de ilgilendiren bölümler var: "Hedeflerinizi soyut değil, somut şeylerle ifade edin. Çok meşhur bir yazar olmak istiyorum, yerine, Frankfurt Kitap Fuarı'nda beş dile çevrilmiş kitaplar imzalayacağım. TIME'e en meşhur yazar olarak kapak olacağım, gibi, ifadeler belirleyin!"...

TIME'ı da bu kadar zora sokmak olmaz, hangi birimizi kapak yapsın, biz milletçe Atatürk'ü kapak yaptıracağız diye uğraştık ama, İnternet Mahir hepimizi solladı...

Amerikalar'da doçent olmuş, bilmem hangi üniversitenin bölüm başkanı, Kuşadası'nda birinci sınıf bir otelde, kurum elemanlarına bu motivasyon seminerlerini veriyor, cebini dolduruyor, hikmetli sözlerine öbür dünyada bir bin sene düşünmüş gibi devam ediyor: "Neticeler üzerine düşünüp taşının, ama onlardan korkmayın", "Ne yapmayacağınıza karar vermeniz, ne yapacağınıza karar vermeniz kadar önemlidir", "Analizi kafanızla yapınız, kararı kalbinizle veriniz!"..

Nihayet "kalp" kelimesine rastladık, üç günlük dünya, nerelerde görüyoruz artık onu, onu da karar verirken kullanacağız. Bu da gösteriyor ki, vücudun tüm organları karar vermede asker gibi kullanılmalı. Enayiliğin dik alası demeyin, bunca gece yarıları mehtapla başbaşa bir işe mi yaradı, bari karar versin. Bu hikmetli sözün de açıklaması şu: Hayatta hiçbir şeye sahip olamadın, bari bir karar ver de, şansını dene!"

Hepimize tuzak kurmuş, yepyeni zalim bir tarikatla karşı karşıyayız. Eskiden şeyhlerden menkıbeler dinlerdi müridler. Küçük anekdot, vecize, sloganvari fıkralardan oluşurdu. Hepsi kendine güveni, bağlılığı, sadakatı pompalar, rahatlamamız için dağ çiçeklerinden, çayır papatyalarından daha çok bu sözleri tekrar edip, dururduk. İşte dünyamız uzaylara, jüpiterlere gitti geldi, döndü dolaştı, sonunda tekrar tarikatların öğretisine giriverdi. Ateş yalayan rüfailer de bireyin mutsuzluklarını unutturup, onları şeyhe, şeyhin ruhaniyetinde Allah'a bağlamak istiyordu, insan kandırma sanatları asırlardır değişmiyor. Bugün de işyerine, ürüne, çok kazanmaya, patrona, aynı geleneksel metodla bağlanıyoruz, baksanıza, ruhumuza tutkal gibi yapışmış cümleler.

Ve tüm dünyadaki işyerleri, İnsan Kaynakları başlığı altında, Amerikan menşeli, orjini Japon kalkınmasına-manyaklığına bağlı, kalite, başarı gibi kelimelerle altın öğütler, keskin direktifler, bu tuhaf sözlerle elemanlarını-çalışanlarını ayakta tutmaya çalışıyor... Aslında Japonlar II.Dünya savaşı sonrası pazar günleri tatil olmasın, boş kalır intihar ederlerdi, ama, "vatan" için, "Japonya" için kendilerini "finafillah", yani ulusun ruhunda yoketmişlerdi. Şimdi kimsenin ne halk için, ne memleket için dediği de yok...

Şu devletin radyosu bile dolmuşa nasıl gelmiş, adı: Radyo BEK... Ne demek, bek.. Başarının B'si. Enerjinin E'si. Kalitenin, K'si, tırlatmışlar. Hem başarı, kalite, hem medyumlar, gurular içiçe artık. Kalıplaşmış bu deliliğin adı Globalizm, bütün dünyayı yutabilecek bir akıl hastalığı.

Diyelim, Amerika'da New York Üniversitesi'nde okumuş, ki, öyleler, şimdi Hacettepe Ü. "İş Etkinlikleri bilmem hangi bok" bölümü başkanı, ki öyleler, Marmaris'te, Çelikler Ticaret'in, Malatya'dan, Van'dan gelmiş çalışanlarına bu büyülü hikmetleri anlatıyor. Sorsanız, imparatorlar, krallar yetiştiriyor. Yurdun dört bir yanından gelmiş bayiler, otelin birinci sınıf oluşundan çok etkileniyor, özellikle seçildi, ah işte hayat bu, diyorlar. Öğretmenlerinin Amerika'da okumuş olmasından çok etkileniyor, ah uygarlık bu diyorlar. Üstüne bir de kapitalizmin son yumurtası bu mucize sözleri dinleyince, ah, felsefe, okumuşluk bu diyorlar. Ve topluca bu büyük tarikatın şanlı müridleri oluveriyorlar. Paçalarından akan pisliği hiçbiri göremiyor!

Kapitalizm işçilerini artık "mürid" olarak görüyor. Elemanlarını "telkinle, hipnozla" şartlandırıyor. Tarikatlaşmış işyerlerine, iş gerginliğini, stresi, moral bozukluğunu asla sokmayacağız. Bilinçleri siyasal, sosyal iş dışında gereksiz hiçbir şey duymayacak-bilmeyecek. Çünkü gerçek şu: İşçiler artık düpedüz hayvan. Korkunç borç yükünden ağırlaşmış işleri, damarları çatlayana kadar bu öküzler kurtarabilir.

Ve Çelikler Ticaret'in genel müdürü, ki dürüstlüğü ve çalışkanlığından kimse şüphe etmiyor, kont gibi giyinip masaya oturmuş, elemanların hepsi sıfır numara traş ve pop sanatçısı gibi, yani, moral bozukluğu gösterilmeyecek şekilde giyinmiş. Topluca ayağa kalkıp şu marşı okuyorlar: "Elektrikli Izgarada / Orta Anadolu'da Birinci / Kalitede, Güvende, İncelik / Biz Çelikler Ticaretiz!"..
İnsanlık tarihin en sarsıcı, en ütopik, en çıldırtıcı seansı. Kölelerden kahraman yaratılmak isteniyor. Hasan Sabah'ın müridlerine esrar içirip düşmanın üstüne saldırtması gibi, elektrikli ızgaraları gencecik kızların kucağına doldurup, tüm apartman zillerine basıyorlar. Oyunun kuralı bu. İçlerinden bir-iki kahraman çıkacak, onlar da İnsan Kaynakları dergilerinde kapak olacak. Geri kalan on milyon-yirmi milyon eleman, çaldığı kapı zillerinin sesiyle geceler boyu, zehirli bir karanlık içinde kalacak, bir ömür!

Ve hepimizin gözleri önünde "zihinsel hırpalanmanın" adına, iş, insan, kalite, verimlilik gibi adlar veriyorlar. Gerçekliği, tutarlılığı olmayan, insanı-toplumu-ekonomiyi hiç ilgilendirmeyen bomboş laflarla, beyinler yıkanıyor. Yine toplantılara iyice bakın, sıkılganlıkla tırnaklarını güvercin gagası gibi birbirine tokuşturup duran gencecik, masum kızlar göreceksiniz, tek suçları, işsiz kalıp buraya düşmeleri!

"Duygusallığın bitirilip" hayatı sadece, iş, işi sadece pozitif enerji, pozitif enerjiyi tamamen işe konsantre olarak açıklıyorlar. Kof, mekanik, duygudan kopmuş enerji. Mesela Hitlerde de bu enerjiden çok vardı ya da günboyu bir tavuğu izlediniz mi, milyon kez gaga vuruyor toprağa bıkmadan, enerjisine şaşmadınız mı? İnsan duygularına baltayla saldırılıyor, istiyorlar ki, enerjiniz özel-tinsel hiçbir duyguyla meşgul olmasın, hepsini bize verin, borsada dolara yatıralım.

Hayvanlarda-kölelerde bilincin asla oluşmayacağını iyi bilen modern iş uzmanları-yöneticiler, çalışanlarını şartlandırmadan başka yol kalmadığını artık biliyorlar. İnsan kaynağı denildiğinde siz hemen "hayvan kaynağı" anlayın. Bu hayvanları üç ayda bir benzin istasyonu gibi, iç eğitim kurslarında gazla doldurup, sürüler halinde sepetleyin!

"Sağlık" denen şey, tamamen işle, üretmekle eşdeğer hali geldi. Sağlıklı görünmek için, mutlaka patronunuza, iş arkadaşınıza güleryüzlü, saygılı, boyuneğer görünmek zorundasınız. Diyelim "şirket"in durumu kötü, artık herkes "sağlıksız"...

İş ve insan kaynaklı seminerleri hazırlayanlar, genç yakışıklı, henüz otuzunu geçmemiş, sinema sanatçısı tipli insanlar. Hitler'in damızlık cermen ırkı üretmesi gibi seçiliyorlar. Uzmanlar, kusursuz kaslar-yüzler arıyor. Oysa iş, bilgi, deneyimdir. İş dediğin bir on-onbeş sene güngörmüş olmayı gerektirir, bu gazcı gurular, hayatta ne gördüler ki, bir de öğretiyorlar.

İnsanların genleriyle dünyaya getirdikleri tüm korku ve isteklerini, sadece çok çalışmak, çok üretmek, kuruma bağlılık, kesinlikle ve yüzdeyüz başarmak gibi kavramlarla tamamen silip, yokediyorlar. İş doyumu, hayatın da doyumu, patronun da doyumu, büyük şirket ailemizin de doyumu.

İnsan bedenini-organizmasını sonsuz güç sahibi bir motor gibi görüyorlar. Uzak doğu dinleriyle-kapitalizmin büyük buluşması, globalizme hayırlı olsun, bu dinin kaymağını bin yıldır biz yiyemedik, onlara helal olsun.. Eskilerden, kaşınıp günboyu salak salak oturan doğululardan nefret eden kapitalizm şimdi, onların bu sonsuzca kahvede bekleyişlerinde "sabrı" buldu. Bu sabır dayanıklılığı, dayanıklılık enerji pompalayan bu öğretileri baş kitaplar haline getirdi. Yirmi yıl aynı işyerinde aynı koltuğa çakılmış genel müdüre başka nasıl enerji pompalayacağız. Kapitalizmin uzakdoğu dinleriyle ortaklaşa sunduğu bu öğretileri, hemen hergün gazetelerde, televizyonlarında, işyerleri duvarlarında görmekten gına geldi! İşçiler, çalışanlar değil, inekler, koyunlar, tavuklar, yakarışlar düzenlenip, şirketin kalbinde birlik olacağız. Daha dün tanıştığımız işyerindeki arkadaşa "başarılı" görünmek için kırk yıllık dostmuş gibi davranacağız. Bir yazı gelecek müdüriyetten, "Ayşe'nin kızı oldu, şirketimize bir kişi daha katıldı, akşam Ayşe'nin doğumunu kutlayacağız." Herkesten paralar toplanır... Ertesi gün, Ayşe'yi işten çıkartırlar, işyeri çalışanları Ayşe o işte hiç çalışmamış gibi davranır.. Tabii demiri alev alev yalanmış, kor ateş üstünde yürümüş bu insanlar Ayşe'nin kovuluşuna üzülebilir mi? Ayşe, silah kullanma, atış, hücum, savunma, vur, kır, bilmiyordu, Ayşe, başarısızdı!..

Her türlü zırvalık kayıtsızlıkla deneniyor, bu kadar basit kitapları kim alıyor, neden bu kadar bayağı cümleler, özensiz makaleler, çünkü, bu kitaplar "hayvanlara" pazarlanıyor! Ancak hayvanların bir dini olsun istiyorlar. "Liderliğin Anahtarları" adlı kitabın yazarı Amerikalı Dallama, 23. Anahtar başlığında neler söylüyor: "Dünya tarihinde olan herşey manevi bir yapıya dayanır. Eğer maneviyat güçlüyse tarihi yaratır, değilse, tarihe katlanmak zorunda kalır", devamla: "Körfez savaşı sonrası ABD askeriyle yapılan röportajda dinledim, asker, "sığınaklarda hiç ateist yoktu" diyor...

Büyük uluslararası kurumlar, milyonlarca pazarlamacı, irili ufaklı yüzbinlerce şirket, bu aptallıklarla dolu metinler-fıkraları-vecizeleri liderlere, elemanlara okutuyor, işmiş, motivasyonmuş, çalışmakmış, sabırmış. Bu cümleler çapraz tutuş işçilerin ellerinde herkesin anası ağlamış bu öğretinin içinde...

İri yıldızlı mavi gök, çığ damlaları, yemyeşil sabahlar, dalgaların homurtusunu seyreden fındık bahçeleri, ne kadar tadsızlaştı dünyamız! Zavallı vücudunun tek derdi, keşke yalnız depremler olsaydı!

Bunlardan birçok şey öğreniyoruz, diyelim ayakkabı üretiyorsun, hayatlarında bir gün ayakkabı nedir, derisi, tabaklanması, rengi, çevre kirliliği, dayanıklılığı, teknolojisi konuşulmuyor. Ya da ellerinde, ülkelerinde ayakkabı üzerine tek bir kitap yok. Onların derdi, "liderliğin yüz sırrı", "motivasyonun on ayeti" gibi kitaplar. Anlıyoruz ki, bizler üretilen malın ne olduğunu unutalım, biz sadece şapşal satıcılarız, bize sadece, direnç, sabır, eşşek, öküz inadı ve sürüyü elimizin altında tutacak hipnotik güç lazım!

İkinci öğrendiğimiz şey. Bu ağır ateş üstünde yürüme eğitimlerini askeri tarihte bile bulamazsınız. Ancak, askeri ayakta tutan düşmandır. Milli ve ebedi bir düşman gösterilir. Bu öğretilerde ise "düşman" yoktur. Diyelim başarısız oldunuz, eleman, ateş üstünde yürüdüğü halde beceremedi. Başarısızlık kimin! Bu kitaplar "başarısızlığı", yani "düşmanı" gizler. Böylelikle kapitalizmin tüm yenilgisi, bireyin, işçinin, çalışanların üstüne yıkılır. Bu yüzden bir günde ABD'li psikiyatristlerin kapısına tam bir milyon başvuru olur!

Üçüncü öğrendiğimiz, aynı cümlelerin tekrarından kurulmuş bir öğreti olması. Bir deterjan reklamı düşünün, on sene aralıksız "güvenli temizlik" diyor, hiçbir şey ifade etmiyor, çünkü, gayesi zekayı kıtlaştırmak, hafızayı boşaltmak. Zihinsel felç. Bilinç birkaç kelimeden ibaret bir tuhaf emirli-oklu birşey oluyor. Boşalttığı bilince güvenli temizlik cümlesi, bireyin savunması, eleştirisi olmadan gönlünce kurulup, bireyi yönlendirmeye başlıyor. Askerlik eğitimi de basit birkaç emir cümlesinden ibarettir. Boş zihinde tekrar, düşünceyi engeller. Görevi, başka birşey düşündürtmemektir. Modern dünyanın tıkandığı yer de burası. Şu koca dünyada düşünülecek başka şey bulamayan zihin kendini yer, ya da başka alternatif yoktur, boş mankafalar artık bu aptal sloganların bir ömür kurbanı, kölesi, kuklası olacak, Tansu Çiller'in de dediği gibi, ya başaracak ya da başaracaktır...

Büyük trajedi şu; Tarikatlar gün geldi zayıfladı, dağıldılar, suçu, sapık tarikatların, batıniliğin, hurufiliğin üstüne attılar. Ancak ehli tarikat ilk şanlı yüzyıllarda herkese dost, herkese kucak açıyordu. Bir gün geldi, başkalarına kötü, sapık demeye, deccal demeye başladı, başkalarına saldırdı...

Bugün şirket yöneticilerinin ise, büyük rakip kurumların borsada belden aşağı oynadıkları, politik hileler yaptığını, haksız rekabet uyguladıklarını söylemeye güçleri-dilleri yetmiyor. Çünkü aynı sistemin içinde birbirlerini eleştirecek "bağımsız mekanizmaları" yok, çünkü bir zamanlar kendilerinden küçük balığı böyle yemişlerdi, şimdi büyük balığın bu işe yaramaz leşi yemelerini usulca izleyecekler.. Dağılacak, çözülecek güçleri-halleri dahi yok... Batıda akıl hastanelerini işte bu şirket yöneticileri doldurur!

Bu yüzden, öldürücü-yokedici bir enerjik patlamanın sonsuz inadıyla bu gurulara, öğütlere, başarıya, kararlılığı, şansa, sonuna dek mutlak imanınız olacak. İslam inancında dahi, Allah inancı, yüzde yüz bir kesinlikle oluşmaz, müridler bazen, geceleri istemeden, Allah yok mu diye tereddüt geçirir ve sürekli tövbe ederler. Oysa bu şirketlerde en küçük bir inanç zayıflığı, ya böyle değilse hayat gibi, bir küçük zaaf belirtisi, asla yok, beton gibiler!

Oysa bu teknik imparatorluk Descartes'in bir küçük şüphesinden doğmuştu. Bugün Amerika'da bilim adamları "şüphe" duymaya devam ediyor, bilimsel şüphe, ilerleme-tartışma-eleştirme, onların imtiyazlı bir ayrıcalığı. Bizim ne haddimize. Biz, bodoslama bağlıyız, çünkü, ilim-bilim batı dışı toplumlardan uçtu, gitti... Descartes o meşhur kitabında, köpeklerin ruhu yoktur, basit organizmalardır, kesilip doğranabilirler, bir mahsuru yoktur, der. Bugün ruhu olmayan basit organizmalar, insanlar oluverdik... Milyonlarca soğuktan titreyen çocuğun küçücük hayatı ya da Afrika kıtasının AIDS'ten on yıl sonra üçte bir yokolacağı...

Ve artık kapitalizm, bizdeki bu öküz enerjiyi bulunca, ayakkabı, banka, yol, sağlık gibi temel ihtiyaçlarımız için değil, temel ihtiyaçlar safdışı edildi, bir insan olarak yüzbinyıl düşünsek aklımıza gelmeyecek, sanal eşyalara, filmlere, süslere, tuhaf elektronik aletlere hızla para ödeyen, bu hipnotik enerjinin tesiriyle, işte bu malların satışı ve kazancıyla modern toplumda imtiyaz edinen, şarlatan, mankafa, taşkafalar cenneti yaratıverdi!

Ankara'da bir yılda toplam yüzmilyarlık kitap satılıyor mu? Çayyolu'nda tanesi yüzmilyarlık yüzlerce daire. Kim alacak bunları, bu taşkafalar.

Bu uçsuz bucaksız taşkafalar cennetinde büyüyen talihsiz kardeşlerim! Niçin bu ülkede bağımsız eleştiri yok, bu taşkaflara yüzünden! Niçin iğrenç Sinan Çetin filmleri çok tutulur, bu taşkafalar yüzünden! Neden insanlar sümük gibi iğrenç Fatih Ürek'le eğlenir, bu taşkafalar yüzünden, neden bayi toplantısına yemekhane kedisi suratlı Sibel Canlar bir gecede ellibin dolar kazanır, bu taşkafaların beğenisi yüzünden.. Neden Tansular, Mesutlar, Bahçeliler hala iktidarda, bu taşkafaların siyasi zekası yüzünden. Hepsinin elinde başarı, enerji, kalite, barbar baltalar gibi dünyaya neden geldik, hayat nedir, neşe, mutluluk nedir, hepimizin duygularını, duyarlılıklarını kederlerini, hüzünlerini, ıstıraplarını paramparça lime lime ediyorlar.. Sanki bu topraklar Anadolu değil, sanki bizi bir ana doğurmadı, sanki hiç şairimiz olmadı, sanki aşk nedir hiç bilmedik, sanki hepimiz ODTÜ, BOĞAZİÇİ, Yapı Kredi, Fenerbahçe, Anavatan Partisi, Malatyaspor, sanki hep birlikte hepimiz, ÇELİKLER TİCARET'in yurttaşlarıyız...

Gençliğimde okuduğum sarsıcı bir hikayeydi, Malaparte'ın sanırım, Camgöz adında... Bir Nazi subayı, köyü çevirir, genç bir direnişçiyle başedemezler, direnişçi ormana kaçar, birkaç gün de ormanda uğraştırır askerleri, sonunda yakalanıp, Nazi subayının önüne getirilir. Nazi Subayı, kendisini çok uğraştıran direnişçiyle eğlenmek ister. Direnişçiye, "sana bir soru soracağım bilirsen, serbestsin" der, "Gözlerimden biri camgözdür, takma, diğeri sahici gözüm. Hangi gözümün benim, sahici gözüm olduğunu bilirsen" der... Direnişçi çocuk Nazi subayının gözlerine bakar, cam gözünü işaret ederek, "o" der "sahici gözünüz.." Nazi subayı şaşırır, "neden bu gözüm" dedin... Direnişçi: "Çünkü o daha insanca bakıyordu!"...

Bu taşkafalara son sözüm elbette bu kadarcık değil. Malatyaspor şampiyon olunca Metin Oktay'ı kutlamalara davet eder. İçilir-sıçılır, mikrofonda "Taçsız Kral aramızda" diye bağırılıp davet edilir. Metin Oktay fazla içmiştir. Mikrofonu eline alır. Vali, işadamları, Kaymakam, şık bayanlarla dolu salona doğru sadece bir cümle konuşur: "Malatyaspor'unuzun .mına koyum"... Ortalık karışır.

 

  NİHAT GENÇ

 

 

 

Anasayfaya Dön

Komedya - Tarih: 13:53 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                                                KOMEDYA

 

Milliyetçilik hepimizi boğdu, sıktı, öldürdü. Biz, yumuşak, duygusal, çok rahat, üstün bir kültürden geliyoruz. Birçok milleti, kültürü barındıran Itri'nin müziği, Nedim'in şiirleri, fazlasıyla ince zevklerin, derin hassasiyetlerin, aşk zaferlerinin ülkesinden geliyoruz. İlk milliyetçi kuşağımız, içimizde ilk okuyan kuşaktı, bunlar Rum'du. Okumuş Rumlar'ın ilk işi Yunan bağımsızlık savaşı oldu. Milli romantik heyecan ve maceraların kahramanı olmak hepsini sarhoş etti, bize de bulaştırdı. Osmanlı'nın milliyetçiliği kavraması, daha alt düzeyde, düşük, daha dar, edebi, milli duyarlılıkları kavraması yüzyıl sürdü. Bugün insan haklarını batıdan alıyoruz, tepki gösteriyorlar, yüzyıl önce de milliyetçiliği gidip batıdan aldık. Batıya giden öğrenciler, Fransızca gibi dillerle haşır neşir yaşayan aydınlarımız milli romantik bir edebiyat, şiir yaratması 1890'ları bulur. Vatan elden gidiyordu, vatan kelimesini Vatan Yahut Silistre oyunuyla yeni bulmuştuk. Fatih zamanında çıkartılan yasalarla kilisenin boyunduruğu altında yaşayan Ermeniler, Rumlar, kiliselerine vergi veriyor, miraslarını veriyor, kapalı cemaat halinde yaşıyor, başka bir kültürün içinde erimemek için direniyor, ortodoksluklarına sıkıca tutunarak ayakta kalmaya çalışırken, benzeri olmayan yobaz bir ortodoks hayat sürüyordu. Öfkeyle dolup taşan Osmanlılar, ortodoks, katolik bu yaşamın fazlasıyla etkisinde kaldı, gavurun birbirine bağlılığı ve milli mücadelelerinden yalnız milliyetçiliği değil, yobazlığı da öğrendik. Osmanlı aydınlarının karşılaştığı modernizm: Milliyetçilikti. Tüm Avrupa Fransız ihtilalinin etkisinde ve eteklerimizden milli devlet fırlıyordu. Padişahın mülkü yerine vatan duygusu, kahramanlık, savaşçılık. Türkçülük, Ergenekon, edebiyata, şiire girdi, şimşekler yıldırımlar çakıldı, yangınlar içinden milli misak sınırlarında, aç susuz, koleradan, açlıktan ölen bir nüfus Anadolu topraklarına güç bela tutunabildi. Milli Edebiyat, Mehmet Emin Yurdakulları, Ziya Gökalpleri, Ömer Seyfettinleri yetiştirdi, muhteşem adamlardı. Bugün ortaokul çocuklarına okuttuğumuz Ömer Seyfettin ayarında dahi yazarımız yoktur, Muhip Dranas'ın deyimiyle, Selimiye'nin değil bir benzerini inşa etmek, Selimiye'nin güzelliğini anlatacak güçte dahi bir yazarımız yoktur. Milli edebiyatımız, fedakarlık, kahramanlık, savaş, bayrak için ölmek gibi derin duyguları bir ulusun inşasında baştacı etti. Vatana, savaşa, cepheye, şehitlere adanmış güçlü bir milli edebiyatımız vardır, nesillere öğretilmelidir. Ancak, aradan geçen yüzyıla rağmen nesillere hala düşük, basit bir milli edebiyat, kof, sloganvari, Allah, bayrak, vatan gibi kavramlarla yetiştirmek, beyinleri sakat bırakıyor, nesilleri akıl hastası yapıyor. Çünkü, bugün anlatılan milliyetçilik o eski temiz kaynağından kopartılmıştır. Bugün milliyetçilik Anadolu'da insanları öldürmek ve soymaktır! Elli yıldır milli edebiyat zengin sofralarına, ANAP, DYP, Demirel gibi partilerin iktidarına, askere yaranmak isteyen burjuvanın emrine girmiştir. Ulusumuzu inşa ettikten yüzyıl sonra bugün, ülkemizi çoktan dünyaya katabilmeliydik, dünya sorunlarını, insana ve insanlık kültürüne dair soylu eserler verebilmeliydik. Ulusumuzun insanlık kültürüne yetiştirdiği sanatçılar çok sesli batı kültürünü taklit eden, icra eden, cila üstüne cila, içi kof, Cemal Reşit Rey'ler, Adnan Saygun'lar, tek orijinal başarılı eser verememiş, milletimizin duygusal derinliklerini farkedememiş kasıntı insanlardı.

 

Dünyaya uzanabilmek için, dünyanın binbir sorununu, insan hakları, kapitalizm, yoksulluk, küreselleşme. Tanrı, evren, feminizm, doğu, batı gibi insanlık ailesinin sorunları içine girecek, bu sorunları özgürce tartışacak, bilgi ve heyecan ve edebi kapasitesi yüksek insanların hiç yüzüne bakmadık, ya da onları vatan haini gibi karşıladık, istedik ki, hepsi basit milli slogan ve marşlarla partileri şaha kaldırsın.. Bugün Ahmet Altanlar'ı sevmez görünürler. Oysa Ahmet Altan türü kukla yazarları batıdan arzuyla ithal eden, icad eden, köşe minderlerinde ağırlayan, manşetlerinde oynatanlar milli burjuvamızdır. Ruhi Su gibi, Zeybekler'den, ilahilere kadar Anadolu kültürünü milyonlarca insana coşkuyla öğreten üstün sanatkarlara bir pasaport dahi vermeden öldürenler, Anadolu'nun işçisini, köylüsünü, emekçisini tiyatrolara, romanlara taşıyan Orhan Kemaller'in yüzüne bakmayıp, açlıktan, hastalıktan öldürenler, tercihlerini hep, kendi, kaba millet, devlet görüşlerine ve kucaklarına uygun zararsız Ahmet Altanlar ve taklitlerinden yana kullandı. Kaba, ucuz, basit, şarlatan eserler, Erzurum kahve aşıkları gibi suluzırtlak yazarlar kahraman yapıldı. Orhan Boran gibi karpuz kabuğu adamlara hala madalyalar veriliyor, düzgün Türkçe konuşuyormuş, neyi konuşmuş, neyi tartışmış, üşenmedim Leyleğin Ömrü Laklakla Geçer adlı boktan püsürükten kitabını okudum, bu kadar zavallı insanları ve yüzlerce benzerini kahraman yaptılar. Sonunda partileri elli yıl iktidarda kaldı. Beyinler bu lakayt, sorumsuz, herkesin düzdüğü milliyetçiliği baştacı yaptı. Yazıp, çizen, konuşan, tartışan her bağımsız yazara saldırıldı. İçeri tıkıldı. Şiirin, tiyatronun, edebiyatın, hepsi ayranının suyunun suyu, en ilkel, en utanç dolu örneklerle defalarca karşımıza çıktı. Milliyetçi, müslüman radyolar, televizyonlar, her akşam Mevlana şiirleriyle mangal, ızgara sattı. Konya halkı topyekün, Erzurum halkı topyekün, Siirt halkı topyekün, ben müslümanım diyen holdinglerce birer milyar soyulup soğana çevrildi. Milliyetçiliği, muhafazakarlığı cebini doldurmak için kullanmayan işadamı, holding, parti, yazar, gazeteci kalmazken, osuruk ağacı onlarca yazarı büyük romancı ilan ettiler. Tekrar tekrar aynı sözler, aynı ilkel sloganlar, aynı ilkel marşlar: "Merhabayın bayrağım / Merhabayın Türkiyem" gibi ucuzun ucuzu fare boku tadında milli marşlar gece gündüz çalındı. Binlerce beyne tıka basa dolduruldu. Şimdi bu pisliklerle doldurulmuş Anadolu topraklarında yüzbinlerce korucu kafalı yarı aydın, ilçe teşkilatlarını, üniversiteleri, holdinglerin bekçiliğini yapıyor. Şehirlerindeki sosyal hayata dahi müsaade etmeden, basit marş, basit milli, islami sloganlarla, hala vatan, hala Allah, hala bayrak satıyorlar. Köpek leşi beyinli bu insanların bu ülkenin kültürüyle, tabiatıyla hiçbir ilişkisi yok. Çünkü bilgileri yok. Onlar Süleymaniye'yi ne bilir. Nedim'i nasıl tanısın, onlar bey, ağa bile olamayacak basit bodyguard, mafyacı, birkaç tetikçinin götünden ayrılmayan çakallar. İşte Türkiye milli manevi değerlerini, milli edebiyatını, milli gazetelerini, televizyon ve partilerini elli yıldır bu çakallara tutturuyor. Türkiye bu çakallarla küreselleşiyor, değişiyor, çağ atlıyor ve bu numaraları ancak bu kadar eksik kafalı Mehmet Barlas, Fehmi Koru gibi ucube zekalı yazarların ağzından yiyor. Hergün Hürriyet, Milliyet, Yeni Şafak, Zaman, Türkiye, Vakit gibi gazetelerde milli dangalaklıkların, milli pırasaların milli kusmukların biri bitiyor, diğeri başlıyor. Lahana yaprağına dönmüş yüzbinlerce yarı aydın, beyni bok çuvalına döndürülmemiş tek bir genç adam bırakılmadı!

 

Üretim yok, sıfır, ama iletişim inanılmaz. Binçeşit dergi, gazete, cep, internet. Ortada mal yok, imalat yok, peki bu kadar ne konuşulur. Çok tatlı ve zengin bu dile hayranlıkları mı var, bakın konuşmalara tek düzgün cümle yok. Dünyanın en az üreten ama en çok konuşan ülkesi, işte kaba milliyetçilik propagandalarının fiyaskosu! Bu adi çakallar vatan seviyormuş, bu pespaye köpekler müslümanmış, bunlar sağcıymış, derin inançları varmış. Bizim ülkemiz zeytin ağaçları, sedir ağaçları, ladin ağaçları, buğday tarlaları, sahillerimiz, ormanlarımız, onların ülkesi patronlarının götünden akan pekmez. Üç kuruşluk götoğlanları bizim ne yazdığımızı bile bilmeden, kertenkele zekalarıyla arkalarına Hürriyet, Milliyet, Yenişafak gibi gazetelerden birkaç paçavra yazar bulmuş, hala kitlelere Büyük Türk Milleti, değerlerine sahip halk, inançları için yaşayan halk gibi bol keseden atıyorlar. Bu toprakları dünyanın en borçlu ülkesi yapan onlar değil mi, dünya tarihinin en büyük hırsızlıklarını yapan onlar değil mi, dünyanın en adaletsiz ülkesi yapan onlar değil mi, toprakları, sahilleri, ormanları, yağmalayan, coğrafyanın güzelliğini imha edenler, işe yaramayan, kullanılmayan yüzün üstünde baraj yapan onlar değil mi. Hala Yaşar Nuri'ye sarılarak, hala Tansu Çiller'in peşinden giderek, hala bu isimlerle milli manevi değerleri şaha kaldıracaklarmış. Her seçimde, ama her seçimde yüzde otuzlarla meclise giren onlar değil mi? Şimdi, IMF ne dediyse başları önde el pençe yapmadılar mı? Avrupa ne dediyse köpek gibi koşup yasaları çıkartmadılar mı? Aydın Doğanlar'ın her davetine koşmadılar mı? Tayyipleri dahi TÜSİAD'larla oturup anlaşmadı mı? Bankacı, hortumcuları serbest bırakmadılar mı? Meclis iradesini, egemenliğini başkalarına gönüllü devretmediler mi? Bu üç yıl içinde başka ne yaptılar, ekranlara çıkıp Tarkan'ın ****liği, Nazım'ın komünistliğini dangalak kitleleri önünde cırcır konuşmaktan başka ne yaptılar. Ekranlarda yıllardır kuru traş beş kuruş, köpüklü traş on kuruş, laklakları bitmedi. Ekranlara her akşam on doğurmuş muhtar karısı gibi oturup, Mahmut'un öküzü gibi göz göz bakmadılar mı? Okuma yazma bilmezler, ama konuşmanın iti olmuşlar. Ossuruklarıyla gök boyuyor, ossuruklarıyla milli manevi değerleri ayakta tutuyorlarmış. Ossuruklarıyla vatan, millet, bayrak üfürdüler, gözleri hala mecliste, meclis lokantasında ziftlenirken, parmaklarıyla deldikleriyle yemek tabaklarında!.. Şimdi de kalkıp diyorlar ki Cem Uzan mitingleri neden kalabalık!.

 

Ciddi seçim anketleri Uzan'ı yüzde beş/altı gösterdi, telaş başladı, önce, herkes gülüyor, geçiyordu, şimdi yüzde onu geçer diyenler var. Yüzde üçte mi alamaz, bu da birbuçuk milyon oy yapar. Hiç oy almasın, meydanlara yüzbinleri nasıl topladı, bu dahi ciddi bir hezimet. Yüzde üçü küçümsemeyin, MHP bu ülkede otuz yıl yüzde bir'le yaşadı, küçük sol partilerin hepsini toplasan yüzde üç ediyor, bir yığın yerden bitme partileri dahi koysan, sollayıp geçiyor. Medyanın sağcı yazarları halk üzerine konuşmaya korkuyor. Ya Cem Uzan yüzde onu aşarsa.. Yüzde altıya varması dahi Türk sağının tüm kalelerini paramparça edecek.

 

Elli yılın iktidarı Türk sağı. Dünyada en çok gazete televizyon sahibi Türk sağı. Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Zaman, Vakit, Yeni Şafak, Yılmaz Öztuna, Fehmi Koru, Ali Bulaç, Taha Akyol, Şerif Mardin, Nur Vergin, İlber Ortaylı, Abdurrahim Dilipak. Bin çeşit.. Yüz çeşit TV, dergi. Türk sağının doğrudan siyaset yapan yüzlerce holdingi var. Hepsinin iddiası nedir? Türk halkı geleneklerine ve inançlarına bağlı olduğu için sağı tercih ediyor. Türk halkının sağlam manevi gelenekleri, sağlam muhafazakarlığı var.

Bu yazarların hepsi elli yıldır Plevne'den çıkmam diyen Gaziosmanpaşa oldu. Sağcılığı öyle sıktılar ki, sonunda boku çıktı. Bu halkı elli yıldır ahırda yatırıp, düşünde padişah gördürttüler. Ne diyelim. Köylümüz akıllı insanlar için, aklı öküz mayısı gibi katmer katmer, der. Katmer katmer Türk sağının cazgır yazarları. Bir milyonun üstünde makale. Bu köşe yazarları, Cem Uzan ağızlarına ot uzatsın, Uzan'ın seçmenini de hemen inançlı, kararlı, yüksek seciyeli Türk milleti yapıverirler. Halk, sinekleşmiş, Cem Uzan'ı pekmez sanıyor. Yüzleri yoksulluktan hamsi kadar incelmiş kitleler zarıl zarıl ağlayarak Cem Uzan'a sarılıyor, içler acısı.

 

Türk sağı için elli yıl ne kolaydı, eğdiler dalı, aldılar gülü. Yani, dört dönüm bostan, yan gel Osman. Ne bereketli sağ seçmendi o, denize düştüler, götleriyle balık tuttular. Şimdi sağcılığın dalağı şişti. Aleme paşa gelmişler gibi cakaları bitmedi. Hepsi zırvadan efendi, bey, bankacı, holding sahibi beyfendi oldu. Çökelek gibi çöktüler iktidara. Sağcı işadamlarını, Aydın Doğan'ları, Enver Örenleri, holdingleri... Boku dökülmesin diye köpekleri götünden yediler. Bu cahil halkın gözü önünde elli yıldır müteahhitlerle karı koca her gece helva yapıp yediler. Bu halkı gavur diye öldürdüler, şehit diye kaldırdılar. Bu halkın elli yıl ekmeğini yediler bir kere kılıcını sallamadılar. Şimdi meydana yeni bir pehlivan çıktı: Cem Uzan. Ne yapsın halk, aç kuşlar gibi, neden şimdi sürüsüyle uçmuyor...

 

Bomboş konuştunuz elli yıl bomboş, ne gelenekmiş, ne inançmış, ne çevre, ne merkez, ne yorumlarmış öyle, bu laflarla köşelerinizde ceplerinize milyarlar indirdiniz. İşte büyük Türk milletiniz, işte ahlak sahibi halkınız, işte devletine, değerlerine bağlı insanlarınız, neden Cem Uzan'ın peşinde. Dilinizi yuttunuz, konuşmaya laf bulamıyorsunuz. Sebebini ben söyleyeyim, bu halk, köpek bokuna bile muhtaç, o yüzden. Ne yapsınlar Cem Uzan'dan daha iyi sağcı lider mi bulacaklar, bin devesi var, bin kesesi var. Her seçim dönemi puştluğuyla barajı geçen ANAP'tan daha çok puştlukları var! Üstelik adam çok ciddi, miting meydanlarını süslüyor, kuzu çeviriyor, şarkılar, törenler, marşlar, tam bir eski Türk şöleni. Öyle sizin gibi arabadan soğan indirir gibi seçim mitingi yapmıyor. Ah benim zavallı halkım. Anadolu'da bir laf vardır, ak yarak kara yarak, hepsi sana mı gerek. Ne yapsın halk, önüne gelene ağa diyor, belki yağı bulaşır diye. Cem Uzan gibi dişlisini, sertini de bulamaz.. Cem Uzan, aha şeytan, aha meydan deyip daldı Anadolu'ya.. Hani sağcı hassasiyet taşıyan halkınız. Gavur gelip meydanlarda helva, pilav dağıtsa hepinizden çok oy alır. Söyleyecek laf bulamıyor, MHP'den sökülen lümpen kitleler demeye çalışıyorlar. Anneler, babalar, ihtiyardan lümpen kitle mi olur. Yetmişinde hala lümpense bu halk, yazık yazık elli yıldır üfürdüğünüz sosyolojik tahlillerinize. Tabi alıştınız. Siz hergün muhtarın kızını düzdünüz birşey diyen çıkmadı. Gariban halk eşeğe dolansa, peşine jandarma gönderdiniz. Devlet Bahçeli bey de çok kızgın, Uzan için: "İki şarkı arasında iki lafla olmaz" diyor. Hani kedinin önünden ciğeri alırsın, tırmalar, o hesap. Otuz yıl siz tek bir sloganın arkasına "ölürem Türkiyem"i koyup, yüzde otuzu nasıl aldınız, boş konuşuyorsunuz, boş. Yahnici bey de "Uzan oy alsın ülkeyi terkederim" diyor. Şükürler olsun şimdi onlara söylenecek "Ya sev, ya terket". Yıllardır Diyanet'in bütçesi nerdeyse, Bayındırlık Bakanlığı'ndan büyüktü, neden Türkiye, sağcı, inançlı seçmen yetiştirsin, siz iktidarda kalın. Sıçtığımın sağcıları, gördünüz mü inançlı halkınızı. Bu zırıl zırıl cahil, aç halkı, milli eğitimle, diyanetle, yüzlerce gazete ve TV'yle büyüten sizin marifetli yazarlarınız. Onlar için halk nedir ki, kılsın namazını, tutsun orucunu, sonra boğazı kırk düğüm sussun, otursun! İşte sağcılık böyle, kokar mokar ama, tüm bu yazarları tok tutar! Sokma akıl kırk adım gider, siz kırk yıldır gidiyorsunuz. Artık hesap zamanı geldi, köpeğin yiğidi leş başında belli olur! 3 Kasım'da MHP, DYP, ANAP baraj altında kalıyor, ülkemizde halka küfretme sırası nihayet ve çok şükür şimdi sağcılara geliyor!

 

Cem Uzan meydanlarda etli pilav veriyor diye eleştiriyorlar, yıllarca makarna, mercimek dağıtan siz değil misiniz, gözümle gördüm, Eyüp Aşık Karadeniz köylerinde para dağıtıyor. Uzan şarkıcıları miting meydanına çıkartıyor diye eleştiriliyor, yıllarca en orospu sanatçıları değil sahneye çıkartmak, milletvekile adayı gösteren çıkartan siz değil misiniz? Uzan milyon dolarlarını harcıyormuş, yıllarca milyon dolar uzatanı milletvekili yapan siz değil misiniz?

 

Allah'tan korkmaz, kuldan utanmazlar, seçim meydanına yağmur bile yağsa, Allah'ın bereketiyle geldik deyip, Allah'ın yağmurunu bile partinizin promosyonu gibi dağıtan sizler değil misiniz? Üstelik Cem Uzan yakışıklı, yıllardır sarışın güzel Tansu'ya oy verenler, şimdi bu Yunan heykeli gibi oğlana neden oy vermesin.Üstelik Cem Uzan risk alıyor, meydana kendisi atlıyor, sizin gibi, o liderin bu partinin etekleri altına sığınmıyor. Cem Uzan meydanlarda önceden hazır laflar ediyormuş. Yıllardır seçim meydanlarında milyonlarca pot kırıp, gafların Allah'ını yapıp, fıkralara geçen siz değil misiniz? Cem Uzan inanmadığı halde Allah, vatan diyormuş.. Ulan terbiyesizler, Uzan, elli yıl daha Allah dese, sizinle yarışabilir mi? Yıllardır İslam diye cin yediniz, yıllardır bayrak, vatan diye meydanlarda şeytan duası okudunuz. Kimi kandırıyorsunuz, bu bostanda hıyarlar, kim hoşt dese ona uyar.

(CHP dahi düşündü taşındı, bizim partinin Allah'ı çok az deyip, Yaşar Nuri'yle biraz Allah ısmarladı kendine. Yaşar Nuri, Baykal'a dahi liberal geldi. Bir CHP'li kadın Yaşar Nuri'ye sarıldı, bunda tuhaflık yok. Ancak kadın Yaşar Nuri'ye sarılırken söylediği cümle CHP tarihine geçecek cinsten: "Gel hocam gel, şu dinimize biraz da biz sarılalım!"..)

 

Fazla konuştuk, yazımıza geçelim. Büyük kültürü, geniş tarihi, sarsıcı tecrübeleri, yangınlar içinde büyümüş bu halk, şımarık köşe dönmeci insanlara nasıl güven duyabilir. Sorun basittir. Ancak ülkemizde hiç tartışılmamıştır. Sorun şudur, Türkiye'nin organik aydınları imha edilmiştir. Organik aydın, halkla içiçe yaşayan halk aydınları, okumuş insanlar. Hali vakti yerinde, edebiyatı, sanatı, kültürü bir parça takip eden, bakkalıyla, öğrencisiyle, hastasıyla, ailesiyle, arkadaşıyla heyecanlı tartışmalar yapan insanlar. Organik aydınlar, halkla aydınlar arasındaki bağlantıyı sağlar. Bizim anlaşılmaz, zor cümlelerimizi onlar çözer, halka indirir. Her okul, her mahalle, her hastane, hem komşuluk çerçevesinde bu aydınlar ülke düşünce hayatının boruları gibi çalışır. Bu insanların kaybolması toplumun en büyük afetidir. Kim nerde, ne yapıyor, ülkesini, halkının menfaatlerini bir parçacık tanıyan, tartışan, kelime bilen, dergi koklayan insanlardı organik aydınlar. Gençleri, bakkalı, berberi, komşuları,  heyecanıyla, tartışmasıyla, fikirleriyle etkiler, sanatı edebiyatı, gazeteleri ısrarla takip ederlerdi. Tümüyle yokoldular. Sıradan halk partileri, fikirleri, gireni çıkanı tanımaz, bu insanların şahsıyla fikirleri özdeşleştirir, fikirler, partiler bu insanların şahsında ete kemiğe bürünür. Fikir heyecanları eşsizdir, Militandırlar, konuşması biter bitmez karnından sakladığı bayrağı çıkartıp sallayacak sanırsınız. Halkın kemiği, halkın sopası, halkın hafızası, halkın soy kütüğüdür bu insanlar. Yanıp tutuşan bir hayat sevinci taşırlar. Halkı ölümsüz yapan reflekslerini bu insanlar inşa eder. Bu halk savaşının kahramanlarıydı onlar, üniversiteye giden her genç, döndüğünde kasabasına bu insanların yanına katılırdı. Çünkü onlar halkın arasında çene çalar, kağıt oynar, düğünde göbek atar, komşusunun hastasının başında refakat eder. Halkın ayaküstü tartışma, konuşma, düşünme atölyeleri gibiydiler. Sokak ve kahve ve ev savaşlarında hep onlar vardı! Halk kitleleri, enerjisini, coşkusunu onlardan alırdı. Organik aydınlar halkla tokat, yumruk, küfürleşme mesafesinde yaşar, aydınlar ve vekiller gibi plaza ve mecliste değil. Asıl, asal birey onlardı. Fısıltı gazetesini onlar yönetir. Ahlaki bir ideale bağlıydılar. Halkla bıkmaksızın makinevari serilikte konuşup, tartışırlar. Gerçek bir jakobendiler, yani radikaldirler, sabah akşam asar, keser, ölümüne savaşırlar. Ceplerinde beş kuruş yoktur, ama, okudukları bir kitabın heyecanını tüm mahalleye yayarlar! Tümüyle yokoldular.. Halkın arasına karışıp "bu eşeğin peşinden niçin gidiyorsun" diye ikaz edecek işte bu adamlardı. Halkı uyaracak, ikaz edecek, kandırılması, kazıklanmasına karşı çıkacak bu basit halk adamları artık yok. Olayların, haberlerin arkasını koklayan, halkın hafızasını tazeleyen, tartan okumuşları artık yok.

 

Organik aydınların yokoluşu büyük bir tez konusudur, birkaçını söyleyelim. Organik aydınlar çevre, hayvanseverlik gibi bir yığın sözümona örgüt içinde nafile boğuşmaların içine gömüldü. Yokoluşlarının ikinci sebebi, sanat, kültür, edebiyat, fikir endişesi ülkeden, gazetelerden, TV'lerden uzaklaştırıldı. üçüncüsü, az buçuk okumuş insanlar ya Telsim bayilerinde ya İhlas bayilerinde, ya da sağcı ilçe, parti teşkilatlarında satılmış Tema gibi vakıflarda, tilkiliğe, fırsatçılığa başlayıp halkın kendilerine olan güvenlerini kaybettirdi. Dördüncüsü, üniversitelerin kampüsleşmesiyle halk arasından ebediyyen çekilip, üniversite odasında genç taşralı kız öğrencileriyle haşnafişnaya başladılar. Beşincisi, yine, genç aydınlar, şehir merkezindeki barlara, kafelere, cafcaflı mekanlara kaçıp, halkı yalnız bıraktı. Altıncısı, medyanın ve yazarların şöhret, reklam kampanyalarıyla kandırılıp, halkın karşısında savundukları dalların çürük çıkması sağlandı, çünkü kafaları karıştı. Yani, Radikal gibi gazetelerde hem insan hakları hem Aydın Doğan hakları, halka ne diyeceğini bilemez oldular. Yedincisi, Mehmet Barlas, Mehmet Altan, Fatih Altaylı, Emin Çölaşan gibi yazar türlerinin öne fırlaması. Bu şu demek, halk okumuşları, derinliği olmayan, duygusu olmayan, heyecanı olmayan, edebi zevk, tarih bilgisi, bilgisi sıfır yazarlarla beyinleri donduruldu. Diyelim Mehmet Barlas denen herif. Yüzbin makale yazdı. Hepsi birkaç kelimeyle. O da, değişim. Sadece değişim, kelimesi. O değişti, bu değişti, hadi değişelim gibi, yüzbinlerce makale, arkası, önü, anlamı, olmayan, ne olduğu belirsiz moda kelimelerle milyonların kafası düzüldü. Diyelim Çölaşan. Tek bir edebi metin, tek duygusal metin, tek heyecan verici yazı yazma becerisi olmayan bir adam. Yirmi yıldır aynı kelimeleri yazıp duruyor. Bu metinlere muhatap okumuş insanların "aklı" bozulur. Halk aydınları, bu niteliksiz, zevksiz, kuru yavan yazarlarla dumura uğratıldı. Sekizinci bir sebep, internet denen akvaryum içinde bomboş bir iletişim tuzağına hapsoldular. Gerisini siz tamamlayın!

 

Şimdi, yanıbaşındaki okumuşlarından kopan halk, kendi derdinden, ekmeğinden, çocuğundan başka hiçbir şeyi düşünecek imkanı olmayan halk, nevrotik şebekler gibi artık ekranda kimi görse inanmaya, peşinden gitmeye başladı. Organik aydınlar, devlete, partilere, karşı halkın efeleriydi... Hey gidinin efeleri, onlar da insandı, onlar da canlarını kurtarmak zorundaydı!

 

Konumuzu daha derinden eşelim. Modern dünyanın ağır faturası, insanadır, ruhların çürümesi. Ruhların yılışıklaşıp, şımarıklaşıp, alalade, pespayelikle çöpleşmesi. Edebiyat, ruh ve ahlak eğitimidir. Yazarlarda ve metinlerde soyluluk ve derin tadlar arayışımızın sebebi budur. Biraz edebiyat dersi çalışalım, ruhların silikleşmesini anlatmaya çalışalım. Niçe, sanat kuramını eski Yunan'dan aldığı iki terimle açıklar, Diozenes, şarap tanrısı, kökeni, tarihin ilk yıllarından bugüne insanların topluca eğlendikleri şenlikler, kendinden geçme, kendini salmak, kontrolsüz, ağzına, aklına geldiği gibi davranması, bugünkü karnavallar, faşinglere kadar uzanır. Diozenes'in karşısına, Apollenier'i koyar, yüksek, yüce, soylu duyguları anlatır. Ağırbaşlılığı güzelleştirir. Kökenini efsanelerde, destanlarda, derin saygıda bulur. Tiyatro kuramı da bu iki kavramdan türer. Komedya diozenesten doğmuştur. Alalade kişilerin hayatı, alalade konuşmalar, sıradan insanların eleştirisi, küçük düşürülmeleri, alayları... Trajedya Apollenir'den doğmuştur. Acıma ve korku duyguları. Derin vatan, derin ilahi duygular, yüksek bir tepeden okunur gibi, destani şiirlerle dile getirilir, ilk büyük örneği Homeros'un eseridir. Hızla günümüze getirirsek, Hacivat-Karagöz, ortaoyunları bugünkü TV dizileri komedyanın türevleri.. Zeybek türküleri, Ruhi Su'nun ses tonu o Apollenier söyleyiştir. Şairanelik, tok söyleyiş, gurur, onur ifade eden yüksek duyguları doruğa çıkartır. Bir küçük örnek de verebiliriz, 1950'lerden sonra Orhan Veliler şairanelikle dalga geçmiş, kitleler tarafından çok tutulan garip akımını yarattı. Bu akım, alalade söz ve duyuşları şiirde geçirip, hızla popülerleşti ve bugüne değin çok tutuldu. Ancak, bu sıradanlıktan açılan kapı, şiirdeki, soylu, yüce, derin, yüksek anlatımın sonunu getirdi. Daha sıkı bir örnek verelim. Kızılordu korosunun yüksek, soylu ve insanda derin duygular uyandıran söyleyişini düşünün. Aynı Kızılordu, Tarkan'ın "Oynama Şıkıdım"ını söyleyince, komedyaya dönüyor. Komedyayla insanları eğlendirebilir, yalap şalap, göte parmak bir rahatlığın içine sokabilirsiniz, ki, buna çok ihtiyacımız vardır. Ancak, acıma ve korku ve soylu erdemli duyguları sertleştirip elmas gibi parıldatacak yüksek duygulara da ihtiyacımız vardır. Fıkra, espri, ha ha hi hi, hayatımızda fazlasıyla yer ettikçe, coşmanın, başka türlerini hiç tanımadan, ciddi sorumluluk isteyen tarihi, vatani insani duyguları anlamayan, bir yığın genç hızla sünepeleşir. Bu gençlerin öğreneceği tek soylu söyleyiş stadyumlarda taraftarların söylediği koro şarkıları. Tragedya ve Komedyayı hayatın tüm alanlarına anlamada kullanabiliriz. Mesela, uzun, kara, yüce selvi ağaçları, parlak, asil Manolya ağaçları Tragedyanın konusunu oluşturur. Kavak, ossuruk ağacı, komedyanın konusunu oluşturur.

 

Mesela İstiklal marşımız, Çanakkale şiiri, tragedyanın konusudur. Bugün, MHP'lilerin dile getirdikleri, tüm bakanlıkların telefon sinyallerinde kullanılan yüksek vatan sevgisini dillendirdikleri türkü: "Ölürem Türkiyem".. Türkiye için ölelim ama, bu kadar basit, bu denli yılışık söyleyiş, bize soylu vatan duygusunu göstermez. Hey gidinin efesi, ne denli zırzop basitliğin içine düşmüş. Bu tür yılışık biçimsiz şarkılarla ancak lünpen cahil kitlelere seslenir, lünpen cahil kitleleri davar sürüleri gibi o yandan bu yana sürersiniz. Bu şarkılarla insan ruhuna yücelik katamazsınız. Yani, günümüz milliyetçiliği, tragedyanın konusu olan yüce duyguları, komedyanın konusu yapmıştır! Komik şarkılar, komik sloganlarla "vatan" sevgisi ayaklar altına alındı!

 

Vatan, tanrı, sorumluluk gibi yüce duyguları bu sulu zırtlak komedyanın içine alırsanız, başta Cem Uzanlar herkes bu ucuzluğu kullanır, bu ucuz komikliklerden meydanlarda vatan alır, Allah satar.

Halk aydınlarının yokolmasının sebebi, bu okumuş nesil, inandığı, insan, vatan, Tanrı, doğa gibi değerlerin medya ve partiler ve işadamları tarafından "komedya" haline getirilmesine dayanamadılar! Mideleri kaldırmadı. Bu komedya içinde halk aydınları halkın içinde göte parmak muhabbetten başka şansları kalmıyor! Göte parmak suluzırtlak muhabbetin içinde vatan, Tanrı, evren, doğa gibi soylu duyguların yaşaması mümkün değil! Yani, duygu eğitimi. Söz, büyüdür, kuramcıların bu kavramlara fazla anlam yüklemesinin sebebi budur. Söz, insan kalbini açabilmeli. Söz, erdemin kalbine girebilmeli.

 

Hepimiz anamızdan birer köpek yavrusu gibi doğar, yüzümüze tükrülse, onun bunun kapısında bir kemik için kuyruk sallarız. Üzüm yiyen köpeği, pekmez sıçıncaya kadar kovalayacaksın. Yüksek insani duygularla peşinden koşacak, boğacak, cezalandıracaksın. Yoksa, yeni yetişen nesiller bu suluzırtlak muhabbetin içinde çürür, yıkılır.

 

Bakın, Amerikalılar Cavit Çağlar'a pekmez sıçırttı. Ama adam buraya gelince, Türkiye'ye dönünce, sıçtığı pekmezi yalamaya yine köpekler başına üşüştü.

Götünden pekmez sıçan öyle sağcı gazete patronları var ki, biraz da, solcu aydınlar yalasın diye solculara gazete dahi çıkartıyorlar. Böylelikle hepimiz bu suluzırtlak komedyanın içine gömülüyor ve meydanı Cem Uzan gibiler, ilerde daha niceleri boş bulup, at döndürüyor, "dağ başını duman aldı" marşlarını aç kitlelere söyletiyor!

 

Zeybek türküsü: "Yörük Ali'nin adını Hazreti Ali koydular".. Neden bir efenin adını bu halk Hazreti Ali koyar. Çünkü, kılıcına yiğit insanlar, sözüne de yiğit olmalı...

Korkusuz, gözünü budaktan sakınmayan, çok güçlü insanlar olduğumuz için bu sütunlarda efelenmiyoruz. Basit, zayıf, güçsüz insanlarız, ama, sözün namusu, sözün ahlak'ı için bu sütunlarda efelerin efesi gibi naralar atmak zorundayız...

 

Bugün, büyük gazetelerde edebiyat, sözün yüceliği, büyüsü olmaktan tamamen çıktı. İmla hataları, gramer savaşına döndü. Hayatı boyunca ansiklopedi tashihliğinden başka bir iş yapmayı beceremeyen kitapsız, esersiz ibrikçibaşı isimler köşeleri doldurdu. O kelime böyle yazılır, bu virgül buraya konur. Bu imla ve gramerin edebiyatla hiçbir ilişkisi yoktur. Edebiyatı, sözü, duyguyu, erdemi hiçbir zaman içine alamamış donmuş kuyruk yağı suratlı adamlar, işi bilmiş imlacılıktan edebiyat profesörlüğü yapıyor. Çünkü muhatapları yazarlar, sünepe, yılışık, şöhret düşkünü manyaklar. İnsan ruhuyla ilişkileri ebediyyen kesilmiş. Ahlaksızlığın saltanatında osuruk ağacı gibi birgünde büyüdükleri için, yüksek ahlaki duyguları alaşağı etmekten zevk duyarlar.. Ülkemiz tarihinin en büyük trajedilerini yaşarken ülkemizi tasvir için ".mı gömü dağıtmış yağğğ ağbi" gibi ifadeler kullanan bu insanların yılışıklık ve sululuğu, trajedimizin ne kadar büyük ve amansız olduğunu gösteriyor.

 

Zeybek türkülerindeki yüksek söyleyiş nerden geliyor, birçok şey söyleniyor, ama, bir düşüncede çok eski Yunan'dan tragedyalardan geliyor... diyenler var!..

İnsan soruyor, yüksek ve soylu bir ses arıyan insanlar neden dağ başlarında eşkiya olmuş.

Şimdi anlıyorum, bu topraklarda sözün namusunu arıyorsanız yazarlığınız hızla eşkiyalığa dönüşür!

Pişman değilim, sitem etmiyorum kendime. Aynen Karacaoğlan gibi, "şükür bu sevdaya bana verene" diyorum..

 

Çıkın ülkenizin yüksek yaylalarına, geniş ormanlarına. Anadolu'nun tragedyasını, yüksek, coşkun, yüce duygular içinde ruhunuza yerleştirin! Anadolu, tarihin en kanlı hançeri gibi yerleşsin ruhunuza! O zaman siz de pabuç bırakmazsınız, bu suluzırtlak komik adamlara! Bu komik vatanlar, bu komik allahlar, bu komik siyasetçilerle işiniz olmaz.

 

 

 

 

Anasayfaya Dön

Hırsız ve Eskiya Yuvası: Merkez Sağ - Tarih: 13:27 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                        HIRSIZ VE EŞKİYA YUVASI:MERKEZ SAĞ

 

Elli yıldır ülkenin koynuna yangın bombası gibi düşmüş sağ siyasetin faturası işte önümüzde: Maskaralık! İçişleri bakanı eşkiya takibinde. Eşkiyaların inlerine bakın: Demirel’in, Özal’ın, Mesut Yılmaz’ın, Çiller’in, aileleri, yakınları, gazeteleri, televizyonları, şirketleri yazarları, bakanları. Rezilliğin bini bir para, bu kepazeliğin ortasında, banka soygunları için en şirin açıklamayı yine Sabancı yapıverdi: “Gardaşım, hazine bizim, hazine hepimizin, dokunmayın hazinemize!”. Doğru. İç borç faizleriyle Koç ve Sabancı ailesine kilitlenmiş hazineyi, sonradan çıkma bankacıların-siyasilerin yürütmesi, yukarda birilerini rahatsız etti, “Hazine borçlarımızı ödeyemez duruma geliyor” paniğiyle ip çekildi. Nasılsa merkez sağa sürülecek gözü açılmamış bir şamar oğlanı bulundu.

Devletin acemiliği güçlerarası eşitliği sağlayamamak. Çağlar, Çörtük, Uzan, Sabancı arasındaki “güç” dağılımını rayına oturtamadı. Derebeylik düzeni kolay değil, güçler arası eşit sınırlar bir otuz yılımızı alır. Yazarları, eğitilmiş köpekler, 28 Şubat mı hazırlanıyor... “Hadi kont yakala irticacıları!”, 10 yıldan bu yana bankalar soyulup, tam takır olduktan sonra, “işte belgeler, hadi parçala onları kont!”

Sofra büyük, oyun zevkli. Özelleştirme pastası kimlerin aklını başından almadı. Hangi birini sayacaksın. Cavit Çağlar, ıslık sesini duyar duymaz yurtdışına tüydü. Demirel’in talimatıyla kaçtığı kesin. Demirel’le yurtdışında iki kafadar, operasyonu, hangi gazeteciler, hangi hakimler, hangi siyasilerle durdurabileceklerini-sınırlayabileceklerini gece gündüz düşündükleri kesin.

Çok geçmeden savcılar, Susurluk’ta olduğu gibi, “elimiz, kolumuz bağlı!” açıklamaları yapmaya başlar, ne hukuku, ne mahkemesi, bunlar mezarda da rahat bırakmaz insanı. Olsun, soygunların bize de faydası oldu, Sinan Çetin, Metin Akpınar, Egebank reklamlarıyla köşe oldu. Yılmaz Erdoğan, İnterbank reklamında “hormonlu Sergen” esprisiyle kazandığı paralarla işte Türk sinemasının önünü açıyor. Her akşam Hıncal Uluç, Çağlar’ın kurduğu televizyonda günün yorgunluğunu atıyorlar. Sallayıp, savurup, büyük gürültüyü hep birlikte örtüyoruz, işte! Hepsi zavallı köleler gibi satılmış bunların, tarihimizin en büyük soygunu televizyonda bir Siirt maçı kadar konuşulmadı.

Türkiye Gazetesi’nin yazarı, basının elli yıllık cellatı Altemur Kılıç’a ne demeli, Demirel’in şirketlerinden birinin yönetim kurulu başkanı çıktı. Bugünlerde “banka soygunu” üzerine tek bir yazı yazmıyor. Köşesindeki resme, mayışmış orgazm gözlerine iyi bakın, sanki bir keçi sürüsü kıçını yalıyor.

Böyle düşünmeyin, vatanımız, yurdumuz yıkılırken bu yetmişlik kurtların hiçbir komploya, tuzağa gelmeyen sivri görüşleri olmasaydı halimiz nicolurdu. Ah kambur felek, ne denli üçkağıtçı, fırıldak, yedibaşlı canavar olsalar da, onları bize bağışla. Allah korusun, karaçamurlara bata çıka yürüyen fesat yuvaları öyle ince kanallardan ülkemizi işgal ediyor ki, onların kızgın fikirlerinden yedi düvel korkup, bir tek çakıl tanemizi çalamıyorlar! Milli bankalarımız artık çakıl dolu.

Türkiye Gazetesi’nin başyazarı, merkez sağın tarihçi kurmayı Yılmaz Öztuna da, “banka soygunu” haberlerine hiç girmiyor. Zavallı büyükbaş milliyetçiler! İkibin yıllık şanlı tarihin bittiğine onların da artık imanları tam, ülkenin tek kurtuluş yolu olarak Avrupa Birliği’nin kucağına atılmak için çalakalem yazıyorlar. Allah kolaylık versin, Avrupa’nın insan hakları sıkıştırması karşısında, “birazcık demokrasiyi öğrenmekten zarar gelmez” türü vaazlar verip; Altemur Kılıç gibileri yatıştırmaya çalışıyor. Ne yapacaksın kardeş, katlanacaksın Avrupa’ya. Ey şanlı milliyetçi, bin yıllık pişmanlığın böyle mi olmalıydı. Artık hiçbir denizin, hiçbir dinin, hiçbir duanın kaldıramayacağı pislikten kurtulmanın tek yolu olarak, Avrupa Birliği’ne teslim olmak mı vardı kaderde!

Birbirine yapışık pislik köleleri! Size helal olsun. Topallaya topallaya, yüzyıldır, yine de yüzdürdünüz bu korsan gemiyi! Artık safranızı dökeceğiniz hayalinden, uydurma düşmanınız dahi kalmadı! Bütün değerlerini, bütün imkanlarını iliklerine kadar sömürüp, bitirdiğiniz bu ülkenin leşini birilerine kakalamak istiyorsunuz, o kuş beyninizle.

Banu Alkan gibi ossuruk mevzularda halkın görüşünü soranlar, banka soygunlarında, kırk televizyondan bir tanesi halkın görüşünü sormadı. Özellikle Gazeteci Yavuz Donat’ın tarzıdır bu, “halk ne düşünüyor diye çarşı pazar dolaştım, kamuoyunun nabzını tuttum” diye başlar. Ağzınızı bıçak açmıyor, halk ne düşünüyormuş Yavuz Bey, ben söyleyeyim: “bunların hepsini teker teker kazığa çekeceksin...!”

Ömrün Süleyman Demirel’i övmekle geçti. Kalemin iki ucu pamuklu çubuk gibi hergün Demirel’in buruniçi, kulakdibi kirlerini temizlemek için kullandın. Halk ne düşünüyormuş, diye bir yazı neden yazmıyorsun. O şekilsiz, kabus suratlarınızı yılan bile tenezzül edip sokmaz. Bir tek gün banka soygunlarını yazsana. Bu zehir kara geceyi kim tasarladı, eşin, dostun, koruduğun arkadaşlarınla, aynı sağcı cehennemde büyüdünüz. Vatan, millet, çakıl diye bir yalanla kandırdınız halkı. Yılışık gölgeleriniz birgün olsun “utanma” nedir bildi mi? Otuz yıldır sessiz maşalığını yaptığın Demirel’in ne düşünüyor, haydi asıl telefona! Hadi tut getir Çağlar’ı, kan ağlayan, soğuktan tir tir titreyen depremzede anneler için, doğuda intihar eden gencecik kızlar için ne diyormuş, öğrenelim.

Halk ne düşünüyor, söyleyeyim: “Ağbi bunları, Pötürgeli hamallara vereceksin!”..

1983 yılında Özal’ın arkasından yürüyüp, çantasını tutan çulsuz, beş parasız bir oğlan vardı, on yıl içinde bankalar aldı, sattı, Show Tv’yi kurdu, fırıldağı döndürüp, tezgahı erken kapadı, artık sıra ona hiç gelmeyecek, o artık saygın bir beyfendi, açtığı resim sergisinden ünlü ressamları kolundan tutup atıyor. Tabii ki Hülya Avşar’ın tarafını tutacak, sıfırdan banka alacak durumlara gelirken, Hülya Avşar’lar halkın önüne geçip, şovlarla, magazinlerle görüntüyü perdelediler! O burnunu sokmadığı yer kalmamış gibi, beyfendi şimdi de sanat tartışmalarına giriyor!

Borsanın en büyük spekülatörü Mehmet Kutman’ın adını kamuoyu bilmiyor, çünkü, kendini afişe edecek basın grubunun hisselerini birgünde paçavraya çevirecek kadar güçlü. Dünya tarihinde en hızlı zengin olan iki-üç kişiden biri. Ünlü borsacı Soros, gelsin de biraz ders alsın. Arkasında ANAP var, Turgut Yılmaz ve Yılmaz ailesiyle ortak, Mesut Yılmaz’ın kuzeni. Bu kaygan zeminde sıra ona hiç gelmeyecek. Oralarda dolar bayrağını daha da yükseklere çekecek. Kılık, aynı kılık. Aynı sağcı Özalcı dolar canavarlarıyla büyüdü. “ Kızdırmayın beni, borsayı bir günde çökertirim” tehdidine, sahip! Ancak, hergün gazetelerde, televizyonlarda entellektüel bir ciddiyetle borsa uzmanlığı yapıyorlar. Halkın bu entellektüel borsa yorumu hakkında görüşü: Yalancının .mına koyum. Borsa değil karanlıklar dolabı. Beş yıl gibi kısa sürede tüm dünyada serbest piyasanın motoru olmuş borsaya tüm halkın inancını sıfırladılar. Kutlarım, onbinlerce küçük yatırımcının üç-beş milyarını sabırla, usul usul ve Erzurum’un dağındakine kadar hepsinden alıverdiniz. Kımıl kımıl azaplar içinde onbinlerce perişan aile bıraktınız. Basın kontrollerinde olduğu için, banker faciası gibi, borsa faciasını kimse dillendiremedi. Yüzbinlerce küçük yatırımcının ölülerine çullanıp, hacizlerde çarmıha gerdiniz. Mezatlarda cin çarpmış yüzlerce avukatla ölüm ektiğiniz evleri bir de yağmaladınız! Halk ne düşünüyor, söyleyeyim: “Ağbi bunları Palulu esnafa düzdüreceksin.”

Saralı bir hasta gibi sıra bana gelecek korkusuyla etrafına salyalar saçıp duran Demirel’in yeğeni Ali Şener’e de sıra hiç gelmeyecek. Bu topraklarda tenceresini kaynatan kim varsa, gözünü dikip, boğazda düğümlenen her dilim ekmeğe gözyaşı düşürdüler. Ananız, babanız, amcanız, dedeniz, hırsızlıktan kelepçe takmayanı kalmadı. Doğu’da dağlar alev alev yanarken, gencecik onbinlerce Trabzonlu, Çankırılı, Diyarbakırlı, Tokatlı şehitler hergün kalkarken, sizler dolar saltanatı kurdunuz. Beş sene önce yazmıştım: Hırsızlar Cumhuriyeti. Şimdi tüm yazarlar söylüyor: Hırsızlar Cumhuriyeti! Yazarlar, kimin suratına bakıp yazıyorlar bu sloganı. Bu halk, bir tükrük kovasını başınızdan aşağı boca etse de, sizler, yanar-döner yine iktidara gelirsiniz!

Anap İstanbul Milletvekili Aydın Apaydın, eski Emlak Bankası Genel Müdürü, otuzun üstünde müşterisi intihar etti. Mesut Yılmaz başbakan olduğu gün, Uğur Dündar’ın programına çıkıp, “bankalar çetesi başı” olarak tüm Türkiye’ye ifşa etti. Sonra, nasıl pazarlık yapıldıysa, ANAP’tan milletvekili oldu. Banka soygunlarını denetleyecek denetleme kurulunun başına getiriliyormuş. Yeni Şafak’ın manşeti eğlendirici: Denetleyene Bak! Basında henüz tek bir yazar ismini ağzına alamadı. Bu adamı kuyruğundan tutup tutup yıllardır benden başka teşhir eden kalem yok. Demek ki saltanatı sağlam. Demek ki oralarda birilerine sıkı meydan okuyor. Görkemli bir ağırlığı olmalı. Ayaklarının dibine yalvaran çığlıklarla atlayarak intihar eden onlarca insanı ne çabuk unutuverdik! Bankalar Çetesinin Başı, bu dolarla şişmiş canavarlar bu mübarek günlerde Eminönü’nde belediye çadırında, itilip kakılan, sürünen, yalvararak dilenen halka ramazan daveti verme günlerinde kameraların önüne çıkma günleri gelip çattı! Ey mübarek ramazan, kimlerin pisliklerini yıkamak için kullanılıyorsun, artık!

***

Uğursuzluğun ve kokuşmuşluğun milli kraliçesi! Nazlı Ilıcak da, “banka soygunu” yazısı yazmayanlardan. Bir tane yazayım dedi, “sen önce, kocan Kemal Ilıcak, sen önce hırsız oğlun Mehmet Alı Ilıcak’tan haber var” dediler, neye uğradığını şaşırdı, kocamı, oğlumu hatırlatırlar diye soygun yazısı yazamıyor. Allah’a bin şükür, o günlerde genelkurmaydan “andıç” belgesi Allah’ın bir nimeti, önüne düştü, Ilıcak da tümüyle kendini andıça adadı. Aslında, belge Fazilet’in tüm ileri gelenlerine postalanmıştı. Faziletliler “bu belgenin bize gönderilmesinin arkasında ne gibi puştluk var” diye düşünemeden, Nazlı Ilıcak aslanlar gibi atıldı mahkemelerin kapısına. Zaten, Ilıcak, doktorasını genelkurmayla didişmek üzerine vermişti. Şu kadını, çişini tutamayan bir albay emeklisiyle evlendirseler de biz de kurtulsak. Bu milli bataklıkta hala manken gibi yürümesini becerebiliyor. Mehmet Barlas’la “soyguncuların, genelkurmayın” muhalefetini yaptıklarına, yalnızca ikisi inanıyor. Ülkemizin en soğuk gerçeği, muhalefetçi kalemlerimize bakın: Ilıcak, Barlas!

İslamcılara, sağcılara demokrasiyi öğreten işte bu mendebur kalem. Olsun, TGRT’ye de çağdaşlığı-modernliği Seda Sayanlar öğretiyor. Sağcılar, neden daha bir nazenin kadın bulamıyor. İslamcıların, sağcıların fındıkçı kadın hastalığı da beni hasta ediyor. Ilıcak, anaç göğsünü tüm başörtülü kızlara açmış. Kurban olduğum Allah, Fazilet’in başına, 28 Şubat’tan daha büyük bela vermiş, kurban olduğum Allah, Fazilet’in üstüne lanet zehirini bu kadınla boşaltıyor, görmüyorlar. Kadın da bir tasasız sormayın. Başörtülüleri koruyacağım ayağından Fazilet’e girdi, milletvekili oldu. Günahlarından, pisliklerinden arınmak için zaten camii, türbe kapısı arıyordu, insan duasını eder, çıkıp, döner, kadın, bir girdi,. pir girdi. Fazilet’te taban-tavan bırakmadı. Ilıcak Yeni Şafak’ta yazdıkça, Fazilet kitlesi, fesupanallah deyip, eridikçe eriyor.

Kamuoyunun nabzını tuttum, halk ne düşünüyor: “Bu kadından öğrenilecek demokrasinin .mına koyum!”

Ancak, milli vicdanımıza son anda bir faydası daha oldu, rezil rüsvay, kepaze olan eski dostu Rauf Tamer’in kirli çarşaflarını yıkamak için Yeni Şafak’ta tam sayfa röportaj yaptırttı. Ilıcak nankör değildir, elleriyle Tercüman gazetesinde büyüttüğü Rauf Tamer’in Kemal Ilıcak’a katkılarını unutmaz, onu, kurtlara, kuşlara yem etmez!

Rahat soluk alamayan bir yer: Vicdanımız. Havasızlık değil, derdi. Bugünlerde ne duysa, endişeleniyor, hiç ölmeyen annemizdir o! Bu duygumu çözersem, ülkemin ruhunu çözecekmişim gibi bir soruyla doluyum bugünlerde. Biz, kazınmış kelleli, yırtık lastik ayakkabılarıyla yoksul büyüdük. Neden bizim de yok, açlık, özlem duygularının yırtıcısı kamçısıyla. “Herkes çalıyor, biz neden çalmıyoruz” tartışmalarıyla uzayan geceler kafalarımızı duvarlara vura vura. Ahlaksızlığa, demire, betona karanlıklara, çıyanlara çok meyilliydik. Aksine, iyi yetmişmiş çocuklar, düzenli, pırıl pırıl, çalışkan, silgili, sorumlu, gerçek ve tertemiz bir vatan sevgisiyle, coşkulu bir ülke kalkınması şiirleriyle büyüdüler. Gıptayla izlerdik onları. Onların kalın, boyalı, mikili, ağzına kadar kitap, defter dolu çantalarını tutuşları, kıskanç, yan gözlerle izlerdik. Çalmak, yırtmak, parçalamak, yolmak, dağıtmak, soruları kafalarında hiç oluşmamış. Vicdanları kendileri tarafından birgün olsun hiç sorguya çekilmemiş, pürüzsüz bir terbiyeyle büyüdüler.

Kör, yoksul karanlıkta, içimizde zırlayan, büyüdükçe merdivenleri biraz daha tırmanan ahlaksızlık yüzünden ilk gençlik yıllarında “ahlaki vaazlara” karşı çok açıktık, açtık. 1974, 75, 76, 77 yıllarında Rauf Tamer’in yazıları, bizi, derinden sarsıyor, kaynar sular gibi başımızdan dökülüyordu. Henüz yapamadığımız “düşündüklerimizden” utanıyorduk. Düşündüklerimiz bizi, it, puşt, çakal, pezevenk, hırsız yapıverecek düşüncelerimizden korkuyorduk. Rauf Tamer gibi milli ahlak, milli vicdan kelimelerini onbinlerce kez sert balyozlarla beynimize kazıyan yazarlar, peygamber gibi büyüyordu gözümüzde. Karşımıza kim çıkıp, Allah, vatan, bayrak, yetim hakkı, dese, henüz hiçbir şey çalmadığımız halde, içimizdeki o suçluluktan delirmiş çocuk, geceler boyu suçluluktan ağlıyordu, kendisini istese de dizginleyemiyor, ahlak vaazlarına daha da yırtınırcasına koşuyordu. İçimizde, hergün çalmayı, soymayı planlayan, azılı, gangster, gözü dönmüş çocuk, pençeleriyle büyüyordu.

İşte o günlerde Rauf Tamer ismi, bizi, “milli terbiye” vaazları ve ideolojisiyle şekillendiriyordu. Rauf Tamer ismi, “merkez sağın” mührü, damgasıdır. Rauf Tamer ismi, sağcı kitleler için, gün gelmiş Demirel’den gün gelmiş Türkeş’ten daha büyük olmuştur. Bugün yüzde doksanı sağcı seçmen kitlelerin yetişmesinde, Rauf Tamer’in yavan, basit ve sık tekrarlardan oluşan milli devlet, milli birlik, milli ahlak vaazları çok işe yaramıştır.

Rauf Tamer’in çaldığını söylüyor, gazeteler, televizyonlar! Benim gibi kandırılmış milyonlarca insan bugün Rauf Tamer’in çaldığına inanmıyor. Krediler almış, fırıldak, üçkağıtçı isimlerle bir ömür keyif sürmüştür, ama, çaldığına, ben de inanamıyorum. Ama ben, etrafındaki bakanlar, gazeteciler, işadamlarının çaldığını, televizyonlar, gazeteler yazmadan da görmüştüm. Bu pislikleri, ne midem, ne beynim kaldırdı. Yirmi yıldır yaşadığım büyük hayal kırıklığıyla, işte sağcı, muhafazakar zihniyetin çürümüşlüğünü anlatıyorum.

Rauf Tamer’in bu kepaze, rezilrüsvay durumunu, doğru olsa da kaleme almak istemiyorum. Kendini savunan açıklamasında: “Benim evime giren çıkan belli olmaz, kim para aldı bilemem” diyor. Sağcılık tam da budur, “kimin eli kimin cebinde belli olmaz”.. Üstelik kırk yıldır, solculara yardım ve yataklık suçunu yazmışsın, ama, sağcı ahlakta, isteyen istediğinin hırsızlığına çanak tutabilir, bu bir suç olarak “yardım ve yataklığa” girmez.

“Benim, yatıştırıcı ve yapıştırıcı bir üslubum var, bu ülke benim üslubumu seviyor” diyor. Bu, düpedüz yalan!. Rauf Tamer’in 1978’in Ocak ayında yazdığı cümlelere gelelim: “Banka soyguncusu solcu gençler! Siz para bulmak için neden banka soyuyorsunuz. Etrafınızda birbirinden güzel kızlar var. Para kazanmak istiyorsanız onları satın. Bakın, ilk müşteriniz ben olurum!”...

22 yıl sonra bugün Rauf Tamer’e bu yazısını hatırlatmak istiyorum. Kimin karısını sattığını, kimin vatanı sattığını, kimin devleti, milleti soyduğunu, kimin, milyonlarca zihinsel özürlü, hasta, çıplak, sahipsiz, emekli, görme özürlü, bir milyonun üstünde yatağından kalkamayan, yatalak hastaların hakkını kimlere peşkeş çektiğini artık herkes gördü!

Bu felaketten beter kepazeliği hangi vicdan kaldırır, insanı vursalar daha iyi, Murat Demirel’den aldığın kredilerle ev aldığın yetişkin oğlun, bu satırları okuduğunda ne düşünecek! Karşısına geçip oğlunun, Muazzez Abacı’dan “Ne olur anla beni” şarkısını söylerken, yine, milyonlarca, bedavadan “milli ahlak, milli birlik, milli devlet” ve hepsi bu kadar olan fikir hayatından örnekler verirsin.

Merkez sağın çöpten dağları, bir Rauf Tamer’le yıkılıverecek kadar küçük değildir!

 

 

 

Sayın Ali Kırca! Tarihin bu en büyük soygununda siz neden bir siyaset meydanı yapmıyorsunuz. Patronunuz Dinç Bilgin’in bankası da soyuldu. Duyulmasın diye mi? Allah canınızı alsın, kimseler de sayenizde duymadı. Yoksa, Ali Kırca demokrasi hastasıdır, tartışmayı-tartıştırmayı, Türkiye’nin demokratikleşmesini pek sever, demiştik. Tam yirmibin kişi çağırmışsın Siyaset Meydanlarına, övünüp, şişinip duruyorsun, bir Dinç Bilgin gelmedi. Aşk olsun. Varsın, gelmesin. Canı sağolsun. Sizin gibi yakışıklı, ağzı laf yapan, iyi giyimli, demokrat bir insanı bağışladı Türkiye’ye daha ne istiyoruz. Utanmıyor musunuz diye sormuyorum, akşamları görüyorum suratınızı. Muhabirleriniz habere koşarken, külüstür arabalar içinde sigortasız ölüyor. patronunuzun oğlu ise, özel dizayn edilmiş büyük otobüsüne tek başına biniyor. Bıkıp usanmadan, her Allah’ın günü binlerce zırvadan haberi, vurgularla, fon müziğiyle süsleyip, sırf Dinç Bilgin görünmesin, yakalanmasın diye, nasıl da sessiz, sakin, sabırlı, başarıyorsun. Bu satırları okuyup vakit kaybetme. Bak, patronun seni, ev, bark, köşk sahibi yapıverdi. Herhalde bugünler için. Ananıza, avradınıza küfredilmesi, artık kimin umurunda. Sırf şöhret olmak, sırf ekranda şirin suratınızı göstermek için, her akşam hırsızları, soyguncuları koruyorsunuz. Halkımız da bu durumu hiç anlamıyor, bravo sizlere. Çirkin, terbiyesiz, kuş zekalı insanlar. Yüzünüze tükürmek sanki birşeyi değiştirecek! Dinç Bilgin’in bankayı boşalttığı günler, bu ülkenin bütün alevilerini karşınıza aldınız, yüzlerce alevi programı yaptınız, bu ülkenin tüm müslümanlarını karşınıza aldınız, yüzlerce irtica programı yaptınız. Bu ülkenin “değerleri”ni istediğiniz gibi, en adi, en şerefsiz, en cahil insanları geceler boyu tartıştırdınız. Ama bankalar boşaltılırken, şimdi...

Sayın Ali Kırca biliyor musunuz, benim yazılarım çok okunuyor, sizin çocuğunuz da okuyacak bu satırları. Çocuğunuzun patronunuz Dinç Bilgin’i korumak için sizin kadar gayretli olacağını sanmıyorum. İnanın çocuğunuz büyüyüp sizin boyunuza geldiğinde, sizin o kusmuğa bulaşmış takım elbiselerinizden bir tekini giymeyecek. Her akşam kavurarak, tekme tokat, acımasızca dövdüğünüz bu halkın, Hülya Avşar kadar hatırı da mı olmadı! Boyunuz, posunuz devrilsin. Pötürgeli hamallar sizi ne yapsın.

Boşaltılan bankalar ve Dinç Bilgin üzerine hiç yazı yazmayan bir diğer isim, Gülay Göktürk, “Türkiye çağ atladı.. Özal önümüzü açtı... Avrupa’ya koşuyoruz... Özelleşiyor, kurtuluyoruz... Hantal devlet, bir de KİT açıklarımız olmasa” başlıklarında yediyüzün üstünde yazı yazdı...

“Mutluyuz, çağdaşız, Avrupalıyız, liberalleşiyor, özelleşiyor, çağ atlıyoruz” yazılarının ana konusu. Tansu Çiller’i peygamberleştirdiği yazıları da cabası. Her akşam ekranda konuşuyor, her akşam büyük yazar pozlarında reklamı yapılıyor. İşte o günlerde, Gülay Hanım elinde liberalizmin bayrağıyla E-5’lerde koşarken, Susurluk henüz ortaya çıkmamış, E-5 yolu üzerinde yüzlerce faili meçhul, ülkede, ne basının, ne kimsenin haberi var. Gülay Hanım, liberal bayrağını ekranlarda uçururken, işte tam da o günlerde Hizbullah kıtır kıtır yüzlerce insanı doğruyordu ve bundan mutlu, çağdaş, kalkınan basınımızın hiç haberi yoktu. Yine o günlerde, meğer tüm bankalar da soyuluyormuş, şimdi haberimiz oluyor. Ne günlerdi, bizler, mutlu, çağdaş, liberal, Avrupa’ya koşarken Gülay hanımın yazılarıyla... Az daha Besim Tibuk’la mantık evliliği yapıyordu...

Mübalağa etmiyorum, KİT’lerin zararları üstüne en çok yazı yazan kalemdir Göktürk. Özelleştirme yanlısı en çok yazı yazan. Patronları bu sevimsizi bu yüzden seviyordu. Şimdi Gülay Hanım, dinleyin, hiçbir KİT’in açığı-zararı, yetmiş yıl boyu, şimdi patronunuzun boşalttığı özelleştirilmiş bankası kadar büyük olmadı. Neden bugünlerde “özelleştirme” yazısı yazmıyorsun. Neden özelleştirmeyle patronunuzun beleşten üstüne oturup soyduğu bankadan sözetmiyorsunuz. KİT’ler denince öfkeden kuduruyordunuz.

Bir de dönün bizim yazılarımıza bakın, hukuksuz, vahşi, dizginsiz liberalizme karşıyız dedik, ısrarla, işsizlik, eğitim, sağlık, eğitim sigortaları anayasal teminatlar olmadan yapılacak özelleştirmeler ülkeyi tamtakır eder, dedik. Siz ise, “devlet, çalışmayan, tembel insanlara bakamaz” diye bir de çok bilmiş liberalizm felsefesi yaptınız! Ekranlarda, gazetelerde fıldır fıldır dönüp durdunuz, sonunda, bir tek insan, patronunuz, tarihin en büyük soygununun kahramanı oluverdi, siz de, basında en çok evi barkı olan yazar, oldunuz. Diyeceksiniz ki, tüm kazancımın hesabını veririm. Tabii ki verirsiniz, sizin o yazılarınıza bol kepçe dolarla maaş veren Dinç Bilgin efendi versin hesabı. Nerden alıyormuş paraları, size kimin parasını veriyormuş, Palulular seni ne yapsın, seni Saddam’a göndermeli!

Utanmaksızın, insan içine çıkılmayacak bu zirzopluğun adına orda üç-beş arkadaş birleşip “demokrasi” koymuşsunuz. İki yıldır sizin mide kaldırmayan pislik yazılarınızla artık daşşak geçmemek için dergiden anti-medya sayfasını kaldırdık. Çünkü, sizinle dalga geçilen yazıları toplayıp patronunuzun önüne koşuyor, “bakın, en çok benimle uğraşıyorlar, o halde en çok ben okunuyorum” diye, yani, kirlendikçe, çirkinleştikçe, aptallaştıkça maaşınız büyüdü!

Biliyorum, siz de Hıncal Uluç gibi, siz de Süleyman Demirel gibi vicdanınız rahat. Akşamları mışıl mışıl uyuyor, yorganı üstünüze mutlulukla çekiyorsunuz. Tabii bu geçici bir rahatlık sizler için. Türk liberalizmi, Türk demokrasisi sizden uzun yıllar daha hizmet bekliyor!Hukuk önünde, anayasa önünde, insan içinde, kurum içinde, “eşitlik” sözcüğü neden bu denli ağrınıza gidiyor!

Tabii ki Türk soluna da birkaç lafım var.

Genç Milli Takım antrenörü Serpil Hamdi Tüzün, takım yabancı bir takıma yenildikten sonra, hepsini soyunma odasına çekip, önlerine geçmiş. Sırayla, eliyle işaret ederek: “Senin ananı .ikiyim... Senin de ananı .kiyim... Senin de ananı .ikiyim...”

Yedek kaleciye kadar gelmiş sıra: “Senin de ananı .ikiyim” Yedek kaleci, şaşkın: “Hocam bana niye küfrediyorsun, ben sahaya bile çıkmadım.” Hoca; “Olsun, sen de, bu kaleciyi kesmedin, o yüzden ananı ikiyim..”

Sen de Türk solu, elli yıldır, bu eşkiyalardan iktidarı alamadığın için, senin de...

 

NİHAT GENÇ

 

Anasayfaya Dön

Bitmeyen Masal (AB) - Tarih: 11:47 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                                     BİTMEYEN MASAL (AB)

                 

            İsrail, Filistin'de kan kusuyor, herkes susu­yor. Bir avuç halk, yapayalnız. Sokak sokak, ev ev katlediliyor. Kameramanları, gazetecileri da­hi öldürüyorlar. Delikanlı görünen herkes top­lama kamplarında. Vahşeti Bosna'da olduğu gibi, seyrediyoruz. Nazi ve Hitler'in ruhundan İsrail diye bir devlet inşa ettiler, başına domuz Şaron'u koydular, çölü kanla yıkıyorlar. Gad­darlık, zalimlik, acımasızlık, Hitler'den öğren­diler, Nazilerden ne gördülerse aynen uygulu­yorlar. Silahsız, savunmasız, çaresiz insanlara Hitler ne yaptıysa, fazlasıyla, bir halkın bur­nundan fitil fitil getiriyorlar. Filistinli anneleri her gün zırıl zırıl ağlatıyorlar. Saplantılı, hasta­lıklı bir manyak: Şaron!

Filistinli öldürmek, artık İsrail'in folkloru ol­muş. İsrail askerleri, 10 yaşında çocukların ka­ranlıkta burun buruna geldiği çelik suratlı fare­ler! Filistinli kanı içerek yaşayan vampirler, korku ve dehşet siyasetinin adı: Şaron! Bir ba­kın Filistinlilere, hepsi yaşayan ölüler! Hitler ve Nazilere aşık bir halk: İsrail. Nazi subayları, gestapoların şıp demiş burnundan düşmüş. Üs­telik Hitler yalnızdı, İsrail'in arkasında ABD, Avrupa, dünya basını var. Şaron da Hitler gibi rüya görüyor. Bir sabah kalktığında Filistin ol­mayacak. Bir sabah kalktığında evrende yahudiden başka kimsecikler kalmayacak. Zaten ko­ca evrende, yabancısı, turisti olmayan, yüzde yüzü Yahudi tek devlet: İsrail. Bir tek kişiye ta­hammülleri yok. Tank, bomba, misilleme, kan, işte korkunç Şaron! İsrail devlet değil, hala kan labaratuvarı. Yüzde yüz Yahudilik üreten laboratuar. Tarih, İsrail'den daha faşist, daha ırkçı bir devleti tanımadı. Hitler dediğin beş sene gürle­di, patladı, İsrail elli yıldır kan kusturuyor. İsra­il'in vahşet rekoruna bir de Miloseviç, Hitler sa­hip! Dünya basınını, ajansları bağlamışlar. Her­kes görmedim, duymadım diyor. Düşman bil­dikleri gazeteci, yazan, hemen yok edebiliyorlar!

Şaron, bütün dünya bize düşman gibi büyük bir halüsinasyona tüm halkını inandırdı. Oysa ne Türk ne de Arap topraklarında tarih boyu tek bir yahudinin burnu kanamadı. Tek bir ya­hudi öldürülmedi. Avrupa'nın göbeğinde öl­dürüldüler, Filistin, elli yıldır muhacir bir halk, dört milyon Filistinlinin ikamet edeceği bir yer hala yok! İsrail hepsini öldüre öldüre bitir­meyi düşünüyor.

1917'de Osmanlı Kudüs'ün anahtarlarını İngilizler'e teslim ettiği günden beri, bir tek gün huzur koymadılar. Bütün tarihçiler ittifak­la 1917'ye kadar orada nasıl bir siyaset vardı, şimdi hiç kimse geriye dönüp bunu öğrenmi­yor, bunu beceremiyor, diyor. Müslümanları da kendileri gibi halüsinasyon manyağı yaptı­lar. Bu halüsinasyonculara Yalçın Küçük de ka­tıldı, son üç kitabının konusu, dünyayı yöneten yahudiler! Aslında, her deliğin, her kapının ar­kasında onlar var düşüncesi çok işlerine geli­yor. Böylelikle, gerçeğinden daha büyük hayali bir güç olarak düşman gözünü korkutup sindi­riyorlar. Birazcık derine inince bu halüsinasyonlara herkes inanır gibi oluyor, diyelim, Dünya Bankası'nın bütün başkanları, mason, istisna yok. Bütün büyük haber ajanslarının ba­şında onlar, istisna yok!

Türk devletiyle yaptıkları siyasi antlaşmalara, Güneri Civaoğlu gibi kafaladıkları gazeteci­lere fazla güveniyorlar! Dünyanın hiçbir yerin­de dobra dobra ekrana, tartışmaya kendileri çıkmaz, her yerde, piyonları sürerler! Türki­ye'de basını susturdular, devleti susturdular, ama dünyanın hiçbir yerinde gençleri susturamıyorlar. Dünyanın neresinden olursa olsun İsrail'i tanıyan gençler kalkıp İsrail'e karşı sa­vaşmak istiyor: Alın işte El Kaide örgütü. Ebediyen insan öldürerek yaşayan İsrail'e karşı sa­vaşarak ölmeye yemin etmişler.

İki bin yıl önce iç savaşlardan, kardeş kanın­dan yurdunu terk etti, iki bin yıl sonra tekrar döndü, yine kaldığı yerden iç savaşlar, yine kan! İsrail devlet olmayı bilmiyor. Adam gibi bir gün yaşamayı bilmiyor. Dünyada eşi benze­ri olmayan bir bela, alikıran baş kesen! Elli yıl­dır döktüğü kan yetmedi, zorbalıkla topraklan işgal etti, cellatlıklarından hiç özür dilemedi, işgal ettiği topraklardan bir adım geriye dön­medi!

Bir yazar, bir sanatçı yahudi yanlısıysa iki günde tüm dünyada şöhret edip güç sağladılar, yüzlerce bilim adamı yetiştirdiler, ne oldu, bü­tün bu zekaları toplayın, işte: Şaron! Dinleri­nin, ırklarının, bilimlerinin, şöhretlerinin öze­ti, işte: Şaron! Yüksek zekaları, büyük tarihleri, toplayın, işte: Şaron! Hitler'in vahşetine yüz bin film çekip tüm dünya sinemalarını satın alıp kendilerini acındırmak için oynattılar, elli yıl­dır Filistin'e dair tek bir filmi vizyona sürmedi­ler. Canavarlıklarını dünyaya hakim şebekeleriyle gizliyorlar. İsrail'in döktüğü kanı görmez­den gelmeyen, ya Saddam gibi, ya da Ladin gi­bi olur! İsrail zulmünü anlatan yazarları, sanat­çıları öldürür, yok ederler!

Filistin'i ceset müzesine çevirdiler! Topraksız, devletsiz, silahsız, sınırsız, sahipsiz bir halk elli yıldır saldırıp, zalim öykülerle acı çektiriyorlar. Arafat'ın tüm silah arkadaşlarını öldürdüler. İsrail'e yerleştikleri günden beri "öç" peşindeler. Öç almak için herşeyi kullanıyor, her yerde karışıklık, kaos çıkartıyorlar. Her devletin içinde, her millet içinde öç almak için değerler düzenini, ahlakı, hukuku, erdemi alt üst ediyorlar. Her yeri karıştırmak, her şeye çomak sokmaya siyaset diyorlar, işte ne güzel bir devletiniz var, barış içinde oturun, yok, tüm evrene ıstırap çektirmeye yemin etmişler. Dünyada yahudilerden başka şeyler de var, göller, çiçekler, ama biz hergün İsrail’in tank, top sesleriyle uyanıyoruz!

Girdikleri, çıktıkları her ülkede kaos yaratıyorlar. Koskoca bu Kosmos'da tek bir mutlu gün düşünmezler! Bir tek gün huzur istemezler. İşte arkanıza ABD'yi, Avrupa'yı, dünya basınını almış koca bir devletiniz var; barışı düşünmezler. İsrail’i insanoğlundan öç almak için kurmuşlar. Bütün dünyadan öç, bütün ta­rihten öç...

Bahar geldi kardeşim, iki gün durun, bir gün huzur verin. Dünyanın tapusu cebinizde gibi davranmayın. Karşınızdaki her insanı ki­ne, nefrete zorluyorsunuz. Sonunda on yaşın­daki çocuklar dahi intihar komandosu olarak bedenini parçalıyor. Sizin suratınızı, vahşetini­zi gören herkes intihar komandosu oluyor!

İşte başardınız, Türkiye Devleti'ni kafalayıp, vahşetiniz karşısında susturmayı becerdiniz. Susmak, görmemek, size yeter mi? Şimdi, Irak­'a karşı savaşa zorluyorsunuz. Irak'a girmezsek, üsleri, sınırlarımızı babanızın malı gibi kullanacaksınız, işte başardınız, kullanıyorsunuz, Irak'ı yok etsek, yetecek mi, sıra İran'a gelecek, İran'ı yok etseniz, bitecek mi, sıra Pakistan'a ge­lecek, sizi doyurmak, durdurmak mümkün mü?

İşte Türkiye sınırlarını veriyor size. Bush hergün Türkiye'yi övüyor: "...laik Türk devle­ti.." diyor, “... bölgenin tek laik devleti.." diyor.Yani, Türkiye'yi öven yok, herkes laikliği­mizi övüyor. Laik de­nilince Araplar'a kar­şı oluyoruz. Bush bi­ze laik deyip övdük­çe, ne güzel paralar gelecek diye seviniyoruz, İsrail’in yanına konuluyoruz. Bu sinsi   siyaset  gözlerimizin önünde pazarlanıyor.

Laiklik, ABD'nin köpekliği mi demek, laiklik, İsrail'in yanında olmak mı demek, laiklik, Filis­tinlilerin öldürülmelerine susmak mı demek. Laiklik, hiç işimiz gücümüz yokken Arap top­raklarına saldırmak mı demek..

Nasıl büyülü gücü olan bir kelime laiklik, bu bir kelimeyle koskoca bir ülkenin ordusunu, milletini tavlamış, kafakola getirmiş oluyorlar, bir tek kelimeyle koca bir Türkiye halkını boğazlattırmaya çalışıyorlar!

Türkiye'ye laiklik Mustafa Kemal'le değil, Mustafa Kemal'den yüz yıl önce, İstanbul so­kaklarında otuzbin yeniçeriyi öldüren modern Türk ordusuyla geldi, ne ABD vardı dünyada, ne İsrail!

Gençler bilmez, İsrail ve ABD'nin son elli yılda, Ortadoğu topraklarında iki büyük siyase­ti oldu. Önceleri, marksist örgütleri darmada­ğınık etmek için tüm bu ülkelerde komünistler Allahsız, dinsizdir, yaygarasıyla propaganda ya­pıp, örgütlerin halkla ilişkisini kesti, Allah din konusunda pek hassas bu topraklarda sonunda tek bir solcu bırakmadılar. Komünistleri temiz­lemek için İslamcılar'a gaz verdiler, doldurdu­lar, silah verdiler, yanlarına aldılar, okşadılar. Sonunda İsrail ve ABD'nin fişfışiyle İslamcı ör­gütler büyüdü. Komünistler yokolmuş, İslamcı siyasetlerle de Ortadoğu'ya, Asya'ya yayılıyor­lardı, ki, İslamcı ideolojiler tahminlerinin üs­tünde büyüyüp kontrolden çıktılar... Bu sefer İslam cilan alaşağı etmek için "laikliği" devreye soktular. Laik olmayanlar insan olamaz, millet olamaz, hakları olamaz, deyip, Taliban ve Hizbullah gibi örgütleri çatışma alanına sürdüler! Yine Türk ordusu, İstanbul sokaklarında otuz­bin yeniçeri öldürdükten tam yüz seksen yıl sonra, 28 Şubat'ta, yeniçerilik taslayan, içine Hizbullah girmiş, Türk polisinin silahlarını alı­verdi!

Oysa israil devleti, hayatında hiç laik olma­dı. Tek bir yabancı dinden insanı barındırmaz, tüm tarih içinde laikliğe en uzak ülke israil! Dinleri: Anayasaları. Bizim ülkemize gelince la­ikliği övüyorlar!

Laikliği yeni tanıyormuşuz gibi, laik değilmi­şiz gibi. islamcı ideolojileri gazladılar, devletle halkı savaş haline soktular, İslamcılığı onlar icad etti, alevilere, iran'a, Araplar'a, hiçbir ne­den, hiçbir sebep yokken savaş haline soktular. Bunu yapan, İsrail, ABD!

Ve sonunda bizi ençok laik yaptıkları, laikliğin şampiyonu ilan edildiğimiz bugünlerde, Türkiye'yi, ABD'nin, İsrail'in mandası yaptılar. Laiklik, bağımsızlığımızın elimizden alınması şeklinde geliştiriliyor, usul usul. Türkiye ba­ğımsızdır, diyen kalmadı, medyası, partisi, ya­zan, bağımsızlık denilince artık kahkahalar atarak gülecek, dalga geçecek hale geldi!

 

Türkiye'nin önü açık, umudu boldur, siyasi görüşüm, Türkiye'yi Türk ordusu değil, Türki­ye halkı yönetmelidir, tarihiyle barışık, cumhu­riyet terbiyesiyle büyümüş, bağımsızlık ruhuna işlemiş, hassas ve çalışkan bu halkın çocukları ülke idaresini ele geçirmelidir! Bugünkü eği­tim ve medya yapısıyla imkansız bu. Ancak, ül­kemizde küçük görünen büyük devrimler olu­yor. Mesela: YİBO'lar, Yatılı İlköğretim Bölge Okulları. Köylü çocukları, yedi yaşında yatılı okula başlıyor. Bu aklımın alacağı şey değil. Ye­di yaşında çocuk, üst baş giymeyi bilmez, ye­mek yemeyi bilmez, çişini tutmayı bilmez, nasıl yatılı okur bu ana kuzuları? iyi birşey mi, kötü mü, bilemiyorum. Ama inanılmaz bir devrim.

Akşam Kur'an, sabah Kur'an, köpeğin kızı olsun bu evde duran, deyip, Kur'an kursların­dan bıkan halk çocukları yarının ülkesini YİBO'larda kuruyor. Bu minik çocuklar ülkenin kaderini değiştirecek. Hala çocuklara gizli gizli Adnan Hoca kitapları dağıtan hocaların önü yavaş yavaş kesilecek. Bu minik yavrulara uza­nan ideolojilerin önü kesilecek! Ve başka bir Türkiye başlayacak yolculuğa. Düşünün, boz­kırda, ağaçların, kırların içinde, bilgisayar, oyun sahaları, kütüphanesi olan onlarca eğitim kurumu Türkiye'yi sarmış durumda.

Kardeşlerim, yediğimiz soğan olsun, ama sardığımız civan olsun. Bu çocuklara sarılalım. Onların okullarına kitap gönderelim, ziyaret edelim. Yedi köyü bir eşeğe, yedi köyü bir şey­he bağlayan bu ideolojilerden, medyadan bu çocukları uzak tutalım. Yüzyıldır sorun eğitim­dir demiyor muyuz, o halde, oturup kalkıp bu YİBO'lara dua edelim! Bozkırdaki bu devrim

içimizi ısıtsın, umut versin!

Ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı'yla NTVde sa­bah röportajı yapılıyor, canlı yayın. İki yakışıklı gazeteci, Murat Yetkin biri, diğerini bilmiyo­rum. "Hocam 19. yüzyılda yobazlar çoktu değil mi?" benzeri, geyik bir soru sorunca, hoca si­nirlenir: "Yahu, Allahaşkına, iki tane kitap oku­maz mısınız?" diye canlı yayında yakışıklı bilmişlere fırça çekiyor! Öyle böyle bir rezillik de­ğil! Ülkelerini hiç tanımayan basit, naylon su­ratlı bu gençler, mankenlerle, ossuruk siyaset­çilerle konuştukları gibi, İlber Ortaylıyla ko­nuşacaklarını sanıyorlar! Hocanın fırçaları bit­miyor,. Sonunda: "Hocam, bu şartlarda canlı yayını yürütmek imkansız " deyip programı ka­patıyorlar. Türkiye, medya, bilim adamlanyla yazarla ilişkiyi bilmez! Bu cahil cühelayı direk­lere bağlayıp kontrol altında tutacağına ekran­lara salmışlar.

İlber Ortaylı'yı promosyon verdikleri İslam Ansiklopedisi reklamında kullanırlar. Hoca reklama çıkar, defalarca ve aylarca ekrandan kitabı tavsiye eder. Sonunda hocanın evine bir zarf içinde “yüz elli milyon" para gönderilir. Kö­peğe mama mı veriyorsunuz?.. Yedir beni, öve­yim seni düsturuyla bilim adamı, sanatçı olmuş bu zırvalar bir tarih profesörüne nasıl davrana­caklarını bilmiyorlar! Gerçek bir bilim adamına bunu yapanlar, bizi hergün AB'ye sokuyorlar, AB'ye girmekten yorulduk!

AB'ye karşı olmak manyaklık! AB, Fransız İhtilali, Rus ihtilali, İstanbul'un Fethi gibi dün­yayı değiştiren tüm büyük olaylar içinde tarihin kaydettiği en büyük siyasal dönemeç. Bu, dün­yayı topyekün değiştirecek en büyük kültürel andlaşma da olabilir. Bu, devleti, milleti, ırkı tarihten silecek inanılmaz bir büyük rüya proje olma şansı ve iddiası taşır. İsa'nın yeryüzüne tekrar inmesi gibi, kıtaların yer değiştirmesi gi­bi, paranın, bankanın, eğitimin, haklarının, andlaşmaların, aklınıza gelen her şeyin kökten de­ğişime uğrayacağı mucizevi bir proje!

Ancak biz, Kopenhag kriterlerini son üç ay­dır değil, iki yüzyıldır uyguluyoruz, dilimiz, di­nimiz, ırkımız devlet şeklimiz kılık kıyafetimiz, ruhumuz, henüz AB devletlerinin birçoğu ta­rihte yok iken, biz değişime tabi tutularak geli­yoruz.

Öyle uzak bir yerden geldik ki, AB devletle­rinin hiçbiri bizimle yarışamaz ve öyle bir yere geldik ki, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın ol­duk.

AB, on asırdır birbiriyle dalaşan Almanya, Fransa, İngiltere gibi üç büyük tarihi düşman ülkenin dümenini ele geçirdiği bir masal siya­seti! Bu masal kuruluyor! Birlik değil, cennet! Birlik, kendine güveni sağlayıp, sütunları sarsıl­maz hale gelinceye, yani ilk otuz yıl kumandayı kimseye devretmeye niyetli değil.

Bu kültür kolay oluşmadı, minare yaptırma­yan yerden bitmiş sanır, bu kültürün arkasında dört yüz yılın birikimi, yüzlerce marka var, bi­zim bir Ülker'imiz, bir Efes'imiz, bir de Galatasarayımız var, yüzlercesine ihtiyaç var. işte OYAK Türk ekonomisini ele geçirdi. Tek bir markası yok. On yıl sonra, Türkiye siyasetini or­du, Türk ekonomisini bütünüyle OYAK yöneti­yor olacak! Yani, Ali Ağanın danası gibi Avru­pa sokaklarında dolaşacağız!

Türkiye yirmi-otuz milyonluk ülke olsaydı, hiçbir sorun yaşanmayacaktı, bu koca değir­mende öğütülüp, emilebilirdi. Ülkemiz yetmiş milyon, üstelik, Kemalistler "fikirle" değil duy­guyla yaşıyor, ne konuşulsa, ne tartışılsa "iha­net" arıyorlar. Ayrıca, kontrol edilemez sınırlar dışında ülkeye girmek için kendini sınırlarda öldüren yetmiş milyondan fazla muhacir göçü bekliyor, Van'da zenci mahallesi bile kurulu­yor, AB'ye girdiğimizde, sınırlanınız dışında biriken muhacir sayısı 70 milyona fırlayabilir, hesaplar böyle!

Ülke nüfusuyla Almanya kadar Avrupa Par­lamentosunda söz sahibi olacağız, bu dayanıl­mazdır, bir ishalli dana bir sürüyü bok eder. Avrupa tarihinden aldığı bu büyük siyasi yetki­leri şimdi şimdi uyananlarla bölüşmez. Akşam yemeğinden sonra gelen misafire, ya bir soğan verirler, ya bir sopa! Ağaç ağaç içinde büyür.

Avrupa uygarlığı şu: Akıl var herşey var, akıl yok, hiçbir şey yok! Bizde ise bir sokma akıl var, bir Kemalistler 'e sokuyorlar tutmuyor, bir İs­lamcılara sokuyorlar, mekanizma dağılmış. An­cak, döşenmiş evi kim istemez, hepimizin ağzı­nın suyu akıyor. Hristiyan oldukları için değil, bıçak sapını kesmeyeceği için, kendi sorunları­nı hep yumuşak çözecek, bizlerden gelen so­runları ise abartacaklar!

Bir maymun bir kapıda kırk yıl oynamaz, biz, iki yüz yıldır aynı kapıda oynuyoruz. AB, si­yasi macerasının sonuçlarını, kuruluşunu, ne­ler getirip getirmeyeceğini kestiremediği için, dışardan gelecek belirsizliklerle dolu bir ülke­ye kesinlikle hayır diyecek. Onlar da bilmiyor henüz neler olduğunu, kesilmemiş karpuza ka­rar verilmez!

Bu şuna benzer, diyelim Rusya'yla ortaklı­ğa gidiyoruz, aradan Bangladeş fırlayıp, beni de alın, dese, bu yüz yirmi milyonluk ülkenin içler acısı halini görüp, hayır da diyemeyece­ğimiz için, bekle, diyeceğiz ve ona dört yüz yılın yolunu tarif edeceğiz, şu yasaları çıkart, ölme eşeğim ölme.

Masal bu ya, di­yelim AB'ye girdik, çoğunluk milletvekilleri bizde. Bir boğazım, bir çüküm di­yen bu milletvekil­leri, bu yoğurdu kıllı işadamlarıyla hiçbir yere giremeyiz ama, diyelim, girdik. Avrupa'yı yönetiyoruz. Önü­müzde binlerce sorundan bir sorun: Rusya'nın nükleer tehdidi, nükleer pisliği. Bu sorun, Tür­kiye'nin tüm sorunlarından daha ağır yüzlerce dünya sorununun başında geliyor. Ülkemizde bu yönde yayınlanmış tek makale yok. Tempo, Aktüel, Hürriyet, Milliyet gibi gazeteler man­kenlerle ilgilendikleri için, köşelerde öküz ma­yısı gibi kat kat yükselmiş yazarlardan tek biri Kuzey Avrupa'ya, Kuzey Afrika'ya dair tek bir sorun okumadıktan için, zil zurna habersiziz.

Masal bu ya, Mehmet Gül, Ahmet Çakar gi­bi adamlar Avrupa Parlamentosunda bu soru­nu tartışıyor. Ne yapsınlar, çorbam yok taşacak, kocam yok boşayacak, "karşıyız" arkadaş diye­cekler. Bu adamlar, Avrupa Parlamentosu'nda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük uygarlığının sorunlarını tartışacak! Çuvaldızına yumruk, iğ­neye kafa atan bu isimler Avrupa yönetecek! Tartışamadığı herşeye "karşı" olan, bu "kar­şılardan ideoloji oluşturan partinin bugün oy oranı yüzde otuz!

Bakın, bugün milletvekillerimize bir danış­man kadrosu verildi. Danışmanlar emir eri. Hanımın kuaför borcunu öde, helaya pompa al, hanımın mağaza alışverişinde torbaları tut gibi işler için mecliste istihdam ediliyorlar. Türkiye'de dünya sorunlarını aktaran dergile­rin adlarını hiçbiri bilmez, tartışmaz. Bir küçük belediyeyi, bir küçük hastaneyi yönetemeyecek bu çobanlar, dünya sorunlarını tartışacak!

AB konusunda en çok üzülen, parçalanan, en çok paniğe kapılanlar ise kemalistler! AB değil, yedi düvel, andlaşma değil, Sevr! Hem muasır medeniyete çıkma emri var, hem "bağımsızlığı" koruma! Nasıl olacak? AB tartışma­ları mevzuuna bir takıldılar, baktılar ki ikisi yanyana olmuyor, yürekleri, demirci örsünde demirle dövülüyor sanki. Muasır medeniyet de öyle menem bir şey ki, burada, devleti, milleti orduyu kumandayı bırakacaksın, akıl almıyor, çıldırmış durumdalar!

Horoz kendisini çöp tepesinde görmüş mü­ezzin oldum sanmış. Kemalistlerin iktidar kay­gısı, çok haklı. Tam da İngiltere-Almanya-Fransa'nın on asırdır devam eden düşmanlığını bi­tirme noktası, bu milli iktidar! Yani, yersin ka­bak, yemezsin, kapı açık, diyorlar. Bizse hala aptal liberal yazarlarımızla, zorla zorla bir yokuş kaldı deyip, hergün AB'ye girip girip çıkı­yoruz.

Kemalistlere hak veriyorum, Sevr'den beter bu, AB, hem Milli Güvenlik Kurulu'nun, hem devletin, hem ordunun, hem de derin devletin iktidarını istiyor, gölgesini dahi yasalarla yasak­lıyor. Başka sorunları nafile tartışmayın, ipin koptuğu yer burası. Ordunun bu iktidarı ver­meye niyeti yok, kuvayı milliye savaşı çoktan başladı. AB macerası ve tartışmalarını bitmiş sayın!

Haklısın asker ağam! Gavurdur bunlar, top­rağımıza göz koydular, bağımsızlığımızı istiyor­lar bizden. İktidarı istiyorlar. Yüzde yüz haklı­sın. Vermeyin bağımsızlığımızı, sakın taşıma­yın iktidarı Avrupa'ya, sonuna kadar yanınızda­yız!

Türk ordusu, benim asker ağam! Bu ülkenin iktidarı, yönetimi, halkın elinde olsaydı, o ba­ğımsızlığı Avrupa ellerinde kimse alamazdı eli­mizden. Oysa şimdi birkaç yasayla, kralın yetki­lerini alır, kralı öldürüp, bitiriyorlar. Haklısı­nız. Siyaseti halk yapsaydı, parlamentomuz hal­kın temsilcilerinin olsaydı, İngilizler gibi, Al­manlar gibi, bu halkın temsilcileri orada mil­yonlarca sayfa dosya arasına çatır çatır girer, ül­kelerinin menfaatlerini, konuşur, tartışır sahip çıkardı!

Asker ağam, bağımsızlık ve onur, halkın elinde olsaydı, bu halkın elinden hiçbir kuvvet alamazdı onu. Avrupa Birliği işte bu: Avrupa Birliği'ne tüm devletler, halklarının temsilcile­riyle dayandı, bizlerse, hala Milli Güvenlik Kurulu'yla omuz vuruyoruz. Korkunuzda haklısı­nız.

Halk bu topraklarda iktidarı alıncaya kadar da korkmaya devam edin!

Avrupa Birliği'ne gidecek Türkiye'yi ancak halkın sırtında taşıyabiliriz! Bunu öğrendiğiniz güne kadar acemice ve çocukça ve saplantılı bir şekilde muasırmış, çağdaşmış, uygarlıkmış, AB'ye girecekmişiz laflarını lütfen etmeyin.

Solcu liberalleri de sevmiyorum, onlar da sinsice, bu yasaları bu devletin çıkartacağı yok, girdik-gireceğiz gazıyla ve AB'nin sıkıştırmasıyla çıkartırız kurnazlığındalar! Yasaların çıkma­sı birşey değiştirmez, yasalarını koruyacak olan halktır, halkın koruyamadığı bir ülke köledir, halkın temsil edilmediği bir yönetim; müstem­lekedir!

Halkın siyaseti olmadan, Avrupa olmaz! AB dediğimiz bir demokrasi imparatorluğu!

Artık kemalistleri tut, tutabilirsen, öyle sert kuvayı milliye savaşı veriyorlar ki, vay maşallah! Bu toz duman arasında "Kemalist petrolcüler" dahi zuhur etti. İyi ki bahsi açıldı, hepimiz, si­yasete doğuda açılıp kapandığı söylenen bu ku­yuların hikayeleri yüzünden girdik, 12 Eylül öncesi sağcı, solcu her gence gidin, siyasallaşmalarının ilk sebebi olarak, doğuda betonla kapandığı söylenen kuyulara karşı biriktirdiği kin olduğunu söyleyecektir.

Gençliğimiz, bu kuyu, sondaj, beton hika­yeleriyle tükendi, hikayeyi tekrar vizyona sok­maya çalışıyorlar. Şu, çük gibi kayaları delen şeye sondaj diyorlar. Yeterince kuyu açılma­dığı, bu topraklarda çok petrol olduğu söyle­niyor. İnşallah vardır, hayırlısı olsun, doğdu­ğumuz günden beri bekliyoruz! Ancak, dö­nüp dönüp hep şu örneği veriyorlar. Roman­ya'da yılda bin defa sondaj yapılıyormuş, biz­de elli yılda bin beş yüz sondaj yapılmadı. Haklılar! Belki o kadar sondaj yapacak para­yı bulsak, petrol da buluruz, kimbilir! Ancak, askeri bütçemiz ortada, yüzmilyar dolarları silahlara yatırdık, durduk.. Tabiki bizde son­daja para bulunmaz.

 

Benim Kemalist petrolcü kardeşlerim elli yıl­dır halkın anasını .ikiyoruz, dağı taşı .ikseydik, belki kan yerine petrol gelirdi!

Öyle, Persil adam gibi, kahraman kahraman konuşmayın. O dağlarda döktüğümüz kan ka­dar petrol çıkartın yeter, o milyar dolarlık si­lahlan yağlayacak kadar petrol bulun yeter!

Bir solcu ağbi anlatmıştı, 60'h yılların sonu herkes petrol var, diye konuşuyor, askerde, eğitim alanında sürünüyormuş. Sürün, sü­rün, akşama kadar. Bir dakika nefes alamı­yor! Bir nefeslik dinlenmek için, aklına bir fi­kir gelmiş, komutana çıkıp, "Komutanım bur­numa petrol kokusu geliyor! demiş. Komu­tan, kaytarmak için uydurduğunu da biliyor, ensesine bir şaplak atıp: "Bu halk, ne zaman çamur içinde burnuyla sürtse, burnuna pet­rol kokusu gelir!" demiş.

Türkiye ne zaman dibe vursa, böyle bir umut uçurulur! Ne diyelim, iş bilmeyen çavuş­lar, döner bokunu avuçlar! Bırakın cahilce tartışmaları! Bardakta suyu dövmüşler, ne kara ol­muş ne beyaz!

AB tartışmaları yine ucuz siyasetçilerin, ucuz köşe yazarlarının işine varıyor! Sağ libe­raller ANAP, DYP, eskiden baraj, köprü yaptı­racağız derdi, şimdi AB'ye gireceğiz diye oy topluyorlar, sendikalar, koskoca bir halk yi­yor bu masalı!.

İşte böyle Avrupa Birliği macerası. "Acemi tosun, ineğe kafasından biner" demişler. Av­rupa'da her türlü orospuluk, her türlü mu­amele var ama, Avrupa denen şey, kafadan, akıldan .iktirmediği için Avrupa oldu. Bizde tam tersi, hiçbir taraftan elletmiyor, koklat­mıyoruz, yalnız kafadan .iktiriyoruz, ekran­larda, gazetelerde!

NİHAT GENÇ

 

 

 

 

 

Anasayfaya Dön

Öldürülebilir Halklar - Tarih: 00:53 3/1/2008 Yazan: nihatabimiz1

                                                        Öldürülebilir Halklar             

 

              Michael Jackson'un son klibini de seyrettik, pek zahmet ettin Amerika. Eşcinsellikten, çocuklara tecavüz suçlamalarından çok çekti, şimdi erkek kılığında bir barda, üstelik bir kız için dövüşüyor. İyi fikir doğrusu: dans ve dövüş! Bir Woody Allen vardı, şimdi ne yapıyor Amerika. Eminem'e ödül vermiş, Madonna'yı evlendirmişsin, hayırlı olsun Amerika! Kaldığın yerden devam et Amerika! Savaş uçaklarının ekranlar için çok lezzetli bir ziyafet daha çekeceğinden hiç şüphem yok. Sen Afgan dağlarında eğlencene devam et Amerika!

              Amerikalı bizim gibi insan değildir. Amerikalı, aynı zamanda Amerikan hayatını yaşayan kutsal bir imgedir. Amerikan yaşamının kutsallığı batı uygarlığının pazarı. Amerikan yaşamı tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Ağzımızın suyunu akıtır. Onlar nasıl yaşıyorsa 'ideal yaşam' odur. Özeniriz. Güvenlik, gökdelen, araba, sigorta, banka kartları, giysi-içecek-ayakkabı markaları.

Bir ülkeye saldırıldığı için değil, kutsanmış Amerikan yaşamına saldırıldığı için, batılı devletlerin tümü ABD'ye hukuküstü bir destek verip, kutsala dokunmanın cezalandırılmasını istiyorlar.

Amerikan yaşam tarzına biz de çok çalıştık, plazalar, uzun siyah arabalar, olmadı, beceremedik. Cavit Çağlar birgün dayanamadı Amerikan cezaevlerine. İnsanda istidad (doğuştan gelen yetenek) olacak. Sonradan görmeyle olmuyor, Amerikan yaşam tarzı körü körüne bağlılık ister, burasını becerdik. Sormadan harcayacak, sormadan hayran olacak, sormadan tüketecek, buraları da yirmi yıldır becerdik, ama şu halimize bakın!Bir şey eksik, doğuştan yetenek değil, doğuştan "kutsallık", yani orda doğmuş olmak! Amerika'da doğmamış herkes zan altında! Bugünlerde Tanrı Amerika'da doğmamışları korusun!

ABD'nin yepyeni bir savaşa hazırlanmasına hepimiz inanır olduk. ABD'nin savaşı bitmiş miydi? Irak'a her yıl 400 bin ton bomba yağdırdığını kendi söylüyor. Körfez savaşı öncesine dönün, tüm dünyayı Irak ve Saddam'a karşı nasıl hazırlamıştı? Saddam gitti, Taliban geldi. Şimdi de Afgan ve Pakistan halklarının öldürülmelerine hazırlanıyoruz.

Hazırlık aşamaları şöyle, birincisi milyonlarca çocuğun başına atılan bombalardan kesinlikle vicdan azabından kurtulmuş olarak harekete geçeceğiz, hepimiz. İkincisi, öldürmeden başka bir çözüm var mı diyen uluslararası kurumların sürekli yeni bir yol arayışları, yani "iyilik arayışları"nın bütünüyle anlamsız olduğuna inanmış oluyoruz.. Üçüncüsü: Bosna'da yüzbinlerin ölümüne sessiz kalan Avrupa ve dünya, yeni bir suskunluğa hazırlanıyor, ancak şimdi daha da derin bir suskunluk, artık suskunlukları çaresizlikten değil, infaz yargıcının suskun bekleyişinde... Ve sonuncusu, gazetelerde, TV'lerde, katliamı ve yoketmenin utancını hatırlatacak her türlü tartışma şimdiden yasaklanmış durumda. Yahudiler ve Amerikalılar modern dünyanın kutsal kavimleri. Sonunda onlar da başardı. Dünya tarihinde ilk kez bütün evreni bir linç girişimine ikna etti.

Hiroşima'ya bilinmeyen bir bomba attılar, otun, böceğin dahi yokolduğunu görüp tam emin olduktan onbeş dakika sonra ikincisini atmaya karar verdiler!

TV'ler bir tarafta kutsal Amerikan yaşamına saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasını normalleştirirken, diğer taraftan, tam tersi "yaşanmaya değmeyen hayatların artık öldürülmelerine" karar veriyor. Yaşanmaya değmeyen hayatlar nerdedir? Kimlerdir? 1. Kendini geçindiremeyen halklar! 2. Kendine batılı hukuk içinde hayat-düzen kuramayan halklar! 3. Pislikten, açlıktan, hastalıktan kurtulmayı beceremeyen halklar! 4. Amerika'ya kafa tutmuş halklar! (Bir zamanlar Japonya, Vietnam, Irak gibi) İlk üç sıradaki halklar evrensel yasalar uyarınca "kutsal" sayılır, ama, birbirlerini öldürür, katleder (Ruanda'daki gibi, Taliban'ın muhalifleriyle olduğu gibi) yokederlerse, birşey denmez, seyredilir. Yani, yaşanmaya değmeyen hayatları olan halklar birbirlerini nasılsa yokediyor. Amerika'yı ilgilendiren, "kafa tutan halklar!".

Savaş tezgahının ideolojik, hazırlığı daha da vahim şeyler üretiyor. Mesela, müslüman halkları "akıl hastaları" gibi göstermeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz Hitler kutsal Alman ırkını inşa için ülkedeki tüm akıl hastalarını ve ailelerini yoketmeye başlamıştı. Akıl hastalarının öldürülmeleri dünya sağlığı için çok gerekli. Müslümanların giyinişleri, sakalları, çok evlilikleri, çok çocukları, arapça sloganları, batı hukukuna değer vermeyişleri çok uzun zamandır batılı basında bir akıl hastalığı şeklinde yorumlanmaya başlanmıştı bile. Ülkemizin islamcı aydınları da bu akıl hastalığının pekişmesine pek katkısı oldu, özellikle TV'lerdeki görüntüleriyle.

Başka şeyler de oluyor. İnsan ve vatandaşlık hakları bildirgesi bizim bildiğimiz batı uygarlığının Tanrısı gibiydi. Dikkat edin hem insan hakkı, hem vatandaşlık. Yani kendi ulusundan olmayanların da hakları sözkonusu. Çoktandır kendi toprağında doğmamış mültecilerin hakları batının hem düzenini, hem aklını, hem de hukukunu bozmuş durumda. Birkaç yıldır batıda şu sorular sorulmaya başlanmıştı bile. Başka topraklarda doğmuş olanların hakları var mı? Batıyı ürküten buydu. Güzel bir fırsat doğmak üzere. Mültecileri kendi topraklarında, yani, potansiyel mülteci doğulu halkları yokedilerek, mültecilik telafi edilebilir. Ve, başka tür hayat yaşayanlara oluşturulan nefret, tiksinti, batılı hayattan dışlamanın ötesinde, batı coğrafyasında yaşamalarının artık mümkün olmadığını yavaş yavaş herkesi inandırmaya, ikna etmeye başladı bile!

Ve dünyanın dev ilaç şirketleri atılacak gaz bombalarının insanlara etkisini araştırmak için Pentagon'dan çoktan izin almıştır! Biliyorsunuz yahudiler, bilmem kaç derece bomba sıcaklığı ve zehrine dayanıklı mı diye deneylere sokulmuştur. Ayrıca bu bilimadamları Nurenberg'de yargılanırken, dünyanın dev şirketleri, bunlar itibarlı bilimadamlarıdır, dünya sağlığına, bilime katkıları çoktur, işte yaptıkları deneyleri bütün dünyada kullanıyoruz diye, bilimadamlarını savunmuşlar, aflarını sağlamışlardır.

Bir başka soru? Devletlerin yargılamadan mutlak öldürme hakkı var mı? Siyasal alanda bu yetkiyi Türk devleti gibi Amerika'da acımasızca uyguluyor. (Bir teröristi saklıyor diye bir köyü yakabilir. Saddam'ı saklıyor diye Irak'ı hergün vurabilirsiniz.) Türkiye'nin Amerika'ya aşkı da burdadır. Zaten her ülkenin birbiriyle ilişkisi, hukuki-siyasi ekonomiktir, yalnız bizimki aşktır. Aşıklar diğer insanlara "bizi ayrı bırakın, biz başkayız, bizim hukukumuz sizin mahkemelerinizi ilgilendirmez" der. Yani, canan, dövse de, sövse de, köle-kurban etse de bu aşıkları ilgilendirir. Aşk, hukukdışı bir ilişkidir. İşte ABD'nin en sadık dostu Suudi Arabistan üstleri kapattı. Biz, dünyada tek aşkı Türkiye, canını fedaya hazır. Bush birçok devlet başkanıyla telefonda görüştü, geceyarılarına kadar bekledik, bizi bir türlü aramadı. Biz de oturduk kıskançlık mektupları yazdık. Gerçek bir aşk mektubu. Günlerce telefonu gelmeyen aşık kurmaylar kafa kafaya verip, içli, bağlılık, sadakat, dünyada senden başka sevdiğim yok, sözleriyle dolu inanılmaz bir mektup.

 

                        (not: yazar şu manşet için yukardaki sözleri etmiş olabilir http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/ veya

                        buş_sabah linklerini tıklayın (m.u.))

 

              Kurmaylarımızı da aşklarından ötürü harcamayalım, bizim batıya olan aşkımız: Kamusal bir yükümlülüktür! Ve artık ekonomik de bir yükümlülük. Krize dolar bulmak zorundayız. Yani, Dinç Bilgin, Erol Aksoy, Cavit Çağlar'lar yüzünden şimdi Afgan dağlarında çocukları yokedeceğiz.

Bu bir sömürgeleri düzene koyma savaşı, bu bir yoksul- zengin savaşı, ama yoksulla zenginin savaşına yine dindar bir kılıf, yine kilisede uydurulmuş bir senaryo arıyorlar. Medeniyetler savaşı diye bir yalan. Bir eski zaman maskesiyle gizliyorlar. Daha şimdiden hristiyan-müslüman savaşı diye yazıyorlar tarih kitaplarına. İnsan aklının almayacağı, keyifleri uğruna açtıkları bu korkunç savaşı, yine İncil'in sayfalarıyla örtüyorlar. Kutsal, aziz ilan edilmek için mi, din savaşı diyorlar. Savaş tüm dünyaya yayılsın diye mi? Güzelim medeniyetlerinin vicdanı sızlamasın diye mi? Alevli gazlarla bebeklerin pespembe yanaklarını yakmak için dahi bilimadamlarının müthiş buluşu: Tanrı diye bir gerekçe! Oturan Boğa söylemişti, "biz, beyaz adamı görünce, Manitu'nun beyaz adamı da yarattığını öğrendik, Manitu beyaz adamı da yarattığına göre bu topraklar hem beyaz adamın hem bizim". Beyaz adam her on yılda bir başka ülkeyi yakıyor. Beyaz adamın savaşmadığı kıta, yoketmediği ırk kalmadı. Din savaşı-din savaşı diye dilinizi yormaktan vazgeçin. Dünyanın tüm ülkelerini ölüm tarlaları haline getirdiniz! Afrikalı ülkelerin, kızılderililer'in, Vietnamlılar'ın savaşmak için sadece zehirli küçük okları vardı. Beyaz adamın bahaneleri her zaman çoktu. Yıldızların bile dönüp bakmadığı şu ağaçsız, otsuz boşluklara çıldırarak bombalar atmanın din savaşıyla ne ilgisi var. Asya'nın en ümitsiz dağları, taşları. En sıska katırlarının eşelediği bu topraklardan çamur bile olmaz, testi, çömlek hiç olmaz. Burnunu çekerek toprak damlarda yaşayan bebeklerin üstüne alevler dökecek din savaşı diyeceksiniz. Bir kiraz ağacı, bir ceviz ağacı bile olmayan, bir davul dahi çalınmayan, hiçbir kadını mesut, hiçbir çocuğu mutlu olmayan, şeftaliler, üzümleri hiç tanımayan bu halkın üzerine kan kırmızı bir fırtınayla alevler döküp din savaşı diyeceksiniz. Yirmi yıldır aralıksız bombalamaktan, kavrulmaktan lavlar gibi taşı kayası demirleşmiş bomboş bu dağlarda, tek bir kilimi, tek bir tahtası olmayan bomboş bu topraklarda neyi yokedeceksiniz. İçi kıvıl kıvıl kurt kaynayan bir köpek leşi dahi bulunmayan bu mekanları neden cezalandıracaksınız? Borsanın düşüşünü önlemek için, birkaç nükleer deneme!

Nükleer av başlıyor. Yamaçlardan akan sular. Sevimli birkaç küçük ot. Metal şatolar uçuyor derin göklerde. Kırmızı yanaklı sümüklü çocukların gözlerine anneler sürme çekmiş, peçe altında görünmeyen kendi gözlerini anlatmak için. Yıldızlarda saklanmış efsane yaratıklar gibi bombalar. Dilini yutmuş sert kayalar. Dilini yutmuş toz toprak. Alevden gazlar uğursuzca solukları kesecek. Gün doğduğunda keyifle gezinecek kameralar. "Aklımızdan hiç çıkmayacak" diye haber geçecek muhabirler, hiç ürpermeyen insan türleri. Cana, ota, böceğe kıyanların ekranları, yine İslamabad'dan bildirecek. Ki, onlar yıllar boyu, fotoğrafçısı, dağcısı, belgeselcisi, Tanrı misafiriyim diye bir fotoğraf çekme eğlencesiyle kaç bin kez konakladığı o köylerde. Şimdi, buz gibi esen sessiz bir yel. Zehirden bir yağmur, biberden bir duman taşıyacak. Cam kırıkları gibi hava takılacak gırtlaklarına. Hızla yayılan alevli gazın sıcaklığı önce gözleri patlatacak. Ömrü duayla geçmiş, birkaç keçisinin başında yün büken Afganlı bir ihtiyar. Eski halıların yıpranmış uzamış püskül telleri gibi sakalları, salyangoz kabuğu gibi burun deliklerine asitli su gibi dökülecek hava. Amerikan tşörtleri giymediği için yakılarak cezalandırılacak. Şok boğulma! Hani şakır şakır ağlayacak zamanı kalabilseydi. Az önce yusufcuk böceğiyle oynamış çocuk, büyülü gözleriyle tesbih gibi toparlanmış böceğin nasıl da çabucak tehlike anında gizlendiğini meraklı gözlerle izlemişti, neye baksa kan kırmızı bir fırtına, bunun adı: Din savaşı! Çiçeklerin havalanmadığı, ilkbaharın hiç yaşanmadığı, Tanrıların terkettiği o bomboş dağ yamaçlarında, elleri hiç okşanmamış çocuklar "din savaşı yüzünden yokedilecek!" Bu azmanlar, bu canavarlar, bu vampirler, bu frankeştaynlar her defasında bir bahane bulabilmek için şehirlerinin her bir yakasına onbinlerce üniversite açtılar! Ah Tanrım keşke burda olsaydın!

Biz, bağrından çıktığımız doğuyu, doğulu halkları terk etmedik. Terketseydik, bayram, ölüm, tören gibi arada bir uğrardık hemşerilerimizin yanına. Biz, kendimizi doğu topraklarından koparttık. Sanki hiç olmamış gibi, büsbütün yitirdik. Doğu defterini ebediyyen kapattık. Doğulu hemşerilerimiz de bizi yanlış anlamasın, batıya karar verdiğimizde otomobil, telgraf dahi icad edilmemişti. Bize heveslenen doğulu kardeşlerimiz de gizlice ve sırayla çıkmaya başladılar evlerinden, ama yalnız parası, petrolü olanlar çocuklarını okutabildiler, o kadar. Üzerinde binyıl seviştiğimiz İran halısını, Türk kilimini sudan ucuz satlığa çıkarttık.

Batı kültürünü ideal edindik, batılı kadınların ağzını sevdik, o tatlı ağız aklımızı aldı. Yüzelli yıldır küçük bir kamıştan yapılan kavalla piyano arasında her tartışmaya girdik. Artık o bin hatıralı geçmiş gecelere dönüş de yok! Bodoslama, hiçbir şey bilmeden belirsizliğe doğru gidenler, "kadere kırkbeş" der, kadere kırkbeş atıldık batıya. Hititler'den serviliklere kadar, bu en güzel mezarlıklardan korkup kaderimizden kaçıverdik. Temiz bir sayfa açmak için. Kültür ve siyasi tarihimizin en büyük yanlışı, en vahim suçunu işledik. Aynı kültür coğrafyasından, aynı tarihten beslendiğimiz, aynı bedende can olduğumuz Pakistan, Irak, Suriye, İran, Tunus, Fas gibi toprak parçalarına bir daha dönüp bakmadık. Tarihin kanlı hışmına uğramış bu eski avlulara bir daha girmedik. Duaları afyon gibi bu eski ve kızgın yoksulluktan utandık. Müzikal melekler gelip bizi kurtaracaktı. Çok sesli müziğin enstrümanları tuhaf boruların seslerini, işte sevgilimiz bizi çağırıyor aşkıyla, marşıyla dinledik. Yalnız sivrisineklerin soktuğu bu yoksulluğu, bizden sonra Yahudiler ısırdı, batılılar bu toprakları sömürdü, kullandı, oynadı. Bize iyilikler getirecek bilim, batılılar buralara tıp, sanat, hukuk öğretmek için gönüllü misyonerler de yolladı. Doğu dipsiz bir uçurumdu. Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti bırakıp tartışmaya girdik. Türk aydınları yemin etmiş gibi bu topraklara bir daha bakmadı. Doğu, geçmiş loş uçurumlarmış gibi, bu toprakların çocuklarına ülkemizde bir üniversite açıp davet bile etmedik. Büyük bir sahipsizlik ve yoksulluk kayasında altında iniltilerine, kuşkularına, türkülerine değer vermedik! Türk aydınlarının bu esrarlı topraklarda anlatacağı çok şey vardı. Türkiye kendine ölümsüz bir şafak istiyorsa siyasi, kültürel bir varlık olarak yaşamak için bu topraklara mutlaka insani ve evrensel nedenlerle koşmalıydı. Yeni dünyanın ilahlarının emirlerine uyduk. Modern giyinmek, modern gezinmek gibi küçük tatlı ihtiraslarımız oldu. Batılılaşmayı batıya yalvarıp yakarma sandık. Doğu topraklarında acilen iki yöne koştuk. Biri ırkçı-siyasi nedenlerle Orta-Asya'ya.. Yitik bir zamanı aradık. Aşkımızı söyledik. Bizden daha kurnaz kardeşlerimiz ağlayan yüzümüze Manas destanı okuyup bizi geri yolladı. Diğeri, islami ideolojik sebeplerle islam ülkelerine koştuk. Bu ihtiyar sakallı gençler kapkara bir mum gibi kapkara ülkeler kurmuş, kapkara cinayetler işliyordu. Artık sokulgan değildik. Sesimiz seslerine benzemiyordu. Ateş yıldızı gibi gözleri hala duruyordu ama herbirinin ceplerinde bombalar gizliydi. Zaten biz de, sırf insanlık için, ya da sırf Allah rızası için bu toprakların çocuklarına ayrım gözetmeksizin koşacak aydınlardan, kültürden, zihniyetten yoksunduk. Bizimle ilgili ne varsa unutmuşlardı. Evrensel dediğimiz her şey sanki batıdaymış gibi algıladı Türk aydını. İşin kötüsü çok da yaralıydık. Bu komşularımız, kardeşlerimiz, bizimle aynı evrende, aynı acılar içinde yaşamıyorlarmış gibi davrandık. Asırlardır altından nallarıyla dörtnala geçtiğimiz o topraklarda elimizde ne dizgin kaldı, ne üzengi! Bir büyük bahane de biz bulduk, I.Dünya Savaşı'nda arkamızdan vurdular bizi, ebediyyen kilitledik doğu kapılarını. Sevgili sultanların hükmü altında tek bir güzel günümüz de mi yoktu? Artık suları çoktan uyumuş, güneşi çoktan donmuş bu topraklardan iğrenmeye başladık. Şimdi, dün bizi vuranlarla kolkola, biz onları vuruyoruz. Ve çocuklarımız hiçbir şey bilip anlamadan tatlı tatlı seyrediyorlar kardeşlerimizi vurduğumuz bu ekranları. Geçmişin o bayram günlerinden bir el sıkışması dahi kalmadı anımızda, yüzyılların uğultusu kovdu bizi doğup büyüdüğümüz tarihten!

Bir tarih, bir evrensel bir insanlık derdimiz olsaydı, bize en yakın dünya acıları içinde bu kardeşlerimize koşardık. Batı bizi nasıl sarhoş etti ki o eski mutlu şehirlerimize bir gün olsun gitmedik. Ahlaksız, ruhsuz, karaktersiz aydınlarımızın ne bir makalesini, ne bir şiirini , ne bir konuşmasını duyduk, doğunun hala mahmur hala derin uykusunu bize anlatan. O mahzun ceylan gözlü kızları coğrafya dergilerinin fotoğrafçılarına terk ettik. Lağım, kolera, açlık, ışık hızıyla çoğalan nüfus, tabutsuz ölüler, korkunç yakarmalar, bir mahallede bir milyon kalabalık ve hepsi çöp evlere, hepsi karanlığa hepsi pisliğe gömülmüş kardeşlerimizi suskunlukla seyrettik. Aman bize bulaşmasınlar, aman düşündüklerimi duymasınlar diye, kapkara zindanlarda yalnız bıraktık. Bizim de elimizi atacağımız, hukuk, siyaset, sanat konuşacağımız ülkeler yok muydu? O muamma dolu semavi koşuyu, orda bıraktık. Ne kadar derdimiz varsa Avrupa'ya sürdük, kendi siyasetimizi, kendi ekonomimizi, el açıp Batı'ya dilendik. Çözün sorunlarımızı, yardım edin bize diye batının kapısında köpekten beter ağladık. Şimdi, ortada kalakaldık, çırılçıplağız. Duygusuz gözlerimizden kalbimize tek damla gözyaşı inmedi! Ey rüzgar, git ve pişman olduğumuzu söyle adını unuttuğumuz o ülkelere, adını unuttuğumuz o eski gecelerin mutlu şehirlerine! Ey rüzgar, söyle onlara ne uzun bir acıdır bu, tükenmek bilmiyor! Aşk kelimesini, mecnun kelimesini öğrendiğimiz o topraklarda kıyılan, yok edilen insanlar umurumuzda değil artık! Kara peçeler de giysen, uzun eteklerde giysen, yağlı, kirli, sakallarla çirkinleşse de yüzün, sen benim asırlardır aynı kilim üstünde kıvrılıp yattığım kardeşimsin diyecek tek bir aydın kalmadı. Sırf senin şairlerinin ustalaştırdığı bir kederle sana koşacak, gönüllü koşacak, gönlünü verecek tek bir kültür adamı, tek bir yazar kalmadı. Ey rüzgar, git söyle onlara yüzyıl burada edebiyat, kültür değil, ihanet planladık.

Ebedi bir küslükle arkamızı döndük doğu'ya. Ve şimdi, üslerimiz, askerlerimiz, bizim çocuklarımız, bizim işbirliğimizle Amerika'yla başbaşa bu toprak parçalarını nükleer temizlikten geçirmek için, doğulu halkların karşısına dikildik. Batı kültürünü ruhen benimsemiş olabiliriz. Ruhen, islamcılık, kıyafetleri, siyasetleri, diktatörlerinden iğreniyor olabiliriz. Ama buralara, kahpelikle, pezevenkce, nükleer bomba taşıyıcılığından başka yapacak, söyleyecek insanlık görevimiz yok muydu? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Doğup büyüdüğümüz aynı şairler, aynı geçmiş, aynı hikayelerin topraklarına elin gavuruyla bir olmuş bombalamaya koşuyorsun! CNN'deki Afganlı, Pakistanlı müslüman görüntülerinden çok mu tiksindin! İnfilak edecek olan Yunus Emre'dir, Muhammed İkbal'dir. Mustafa Kemaldir, Cinnah'tır! Sen ne yapıyorsun Türkiye! Ne çabuk unuttun, 1914 yılında batı basınında bizim de aynı resimlerimiz aynı vahşi çirkinlikte yayınlanıyordu. Bu düşmanların aynıları, aynı sebeplerle 1914'de bizim topraklarımıza aynı silahlarla girdiler! Irak topraklarında, Yemen'de bugün çıkan petrol kadar kan döktük biz! Kağnılarla savaştık deyip ağlıyoruz, mermi taşıyan kadın resimlerini hala paralarımıza basıyoruz. Ballı meyvelerini kim yedi bu kanlı coğrafyanın. Görmüyor musun, kaç yıldır İran, Irak sınırından ülkemize gizlice girmek isteyen mültecileri tarayarak öldürüyoruz, basın suskun, kimsecikler duymuyor. Ağrı, Van illerimizde mülteci sayısı on binleri buluyor. Her savaş yüz bin, milyon mülteci demek, sınır karakolunda hepsini yine makineli tüfekle tarayacak mısın? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Hangi uygarlığa koşarsan, hangi uluslararası pakta koşarsan koş, bu kardeş ölülerinin sesleri ardından gelmeyecek mi? Alnımıza derin bir kahpelik yarası açıyorsun Türkiye! Ebedi bir azap içine sürüklüyorsun çocuklarını. Kendi ülkemizin köylerine gönderecek doktor bulamıyoruz, oralara nasıl gönderelim, diye küstah bir yalanla kendini kandırıyorsan, Kurtuluş Savaşı'nı bir daha düşün. Bir zafer değildi, I.Dünya Savaşı'yla birlikte bir imha hareketiydi, bir imhadan geçirildik. Şimdi aynı topraklarda 1914 yılında trenlerimizle süvarilerimizle, genç doktorlarımızla cepheden cepheye koşuyorduk. Bu savaşlar yok etti bizi, tarihten silindik. Dağlarımızda bir topal eşşek, Ankara'mızda bir sağır İsmet kaldı. Hukukumuzu, siyasetimizi, ekonomimizi kuracak işletecek aydın kadroları cephelerde bir mezar küreğiyle orda bıraktık. I.Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının yıkımıyla yüzyıldır toparlanamıyoruz, yüzyıldır başımızı kaşıyamıyoruz. Dünya tarihinin en cani soyguncuları, bankacıları, gazetecileri nereden türedi sanıyorsun. Sahipsiz bu ülkeyi yağmalamaktan zevk alan bu bankacıları hangi şartlar, kimler doğurttu. Çıtları çıkmayan, hepsi kör bir uykuya dalmış bu aydınları kim büyüttü sanıyorsunuz. Sadece Kerkük topraklarımızda kalsaydı, Diyarbakır değil doğu'nun Avrupa'nın en parlak şehri olmaz mıydı? Kafkasya'da, Süveyş'te, Yemen çöllerinde bizi imha edenler, şimdi yine kaldıkları yerden saldırıyorlar. Sen ne yapıyorsun Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebilir halklar, öldürülebilir insanlar kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline girdi kültürümüz. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı. Bu yüzden hala nerden başlayacağımızı şaşırdık. Hangi kültürün içinden geldiğimizi karıştırdık. Türkümüzü, şarkımızı unuttuk, yasakladık. Bir yüzyıl bu imha hareketinin sonuçlarıyla kendi içimizde birbirimizi yedik. Kuzey Afrika'yı, Orta-doğu'yu bir midyenin içini yer gibi elimizden alıp lüp diye yutuverdiler! Bu olup biten savaş bizim maceramızdan birşey hatırlatmıyor mu sana! Biz imha edilirken burada, arkamızdan sadece Pakistan para toplayıp göndermedi mi Mustafa Kemal'e. Sen ne yapıyorsun Türkiye! Amerikan bombaları Pakistan'a düşerse şimdi, öldürülmenin korkunç acısı değil, hiçbir tarihin yazmadığı bir ihanetin baş suçlusu olacaksın! Sen ne yapıyorsun Türkiye? Hıristiyanlarla-Müslümanların savaşıysa, senin hristıyanların yanında ne işin var? İyilerle kötülerin savaşıysa, senin kötülerin yanında ne işin var? Burada, yüz binlerce evladın bugünlerde oturmuş, kara kara bunları düşünüyor!

Tarih sahnesine ilk çıktığımız, İpek Yolu'na ilk düştüğümüz günden beri, şimdi bombaladığımız o şehirlerde, unutma Türkiye, eski bir sevgilimiz vardı. Kızgın güneş altında, sıskacık bedenleriyle. Duman renkli sarıklarıyla sadece yiyecekleri kadar dilenen. Vebalı gibi tirtir titreyerek ilahiler söyleyip aşk, aşk, aşk deyip üç kıtanın dağlarında gezinen dervişlerimiz, erenlerimiz, abdallarımız vardı, aynı aşkın çocuklarıydık biz.Dünyanın en güzel kalpli bu dervişlerin çocukları! Bu aşkı kim bitirdi?

       Nihat Genç

 

Anasayfaya Dön


Son Sayfa :: Sonraki Sayfa

Anasayfaya Dön

dy>